31 Mart 2010 Çarşamba
28 Mart 2010 Pazar
EVREN YOKTAN YARATILDI
Materyalizm az önce de belirttiğimiz gibi en çok 19. yüzyılda popüler olmuştu. Bunun başlıca nedenlerinden biri, o dönemde, "evrenin nasıl ortaya çıktığı" sorusuna karşılık olarak öne sürülen "durağan evren" (statik evren) modeliydi. Bu model, "evren nasıl ortaya çıktı" sorusuna, "evren ortaya çıkmadı, sonsuzdan beri vardı ve sonsuza kadar da var olacak" cevabını vermekteydi. Evren sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ediliyor ve dolayısıyla böyle bir evrenin bir Yaratıcıyı kabul etmeyi gerektirmediği söyleniyordu.
Bu evren modelinin aksinin ispatlanması diğer bir ifadeyle bir başlangıcı olduğunun ve değişkenliğinin ortaya çıkması ise, elbette bir Yaratıcının varlığını kanıtlayacaktı. Ünlü materyalist felsefeci Georges Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında bu gerçeği kabul ediyor, ancak "sonsuz evren" modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa karşı çıkıyordu:
Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, herşeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir...
George Politzer, "bu ise bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir" derken, aslında bilimi değil materyalist dünya görüşünü kast etmektedir. Zira, materyalistlerin en bilinen batıl inanışlarından biri bilimin materyalist olması gerektiği yanılgısıdır. Politzer, bu satırları yazarken bilimin kendi tarafında olduğunu ve ilerleyen yıllardaki gelişmelerin de sonsuz evren fikrini doğrulayacağını zannediyordu. Oysa bilim çağdaş bilim, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir süreç sonucunda materyalistlerin "eğer öyle olsa bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekirdi" şeklinde dile getirdikleri gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı. Bu gerçek çeşitli aşamalar sonucunda ortaya çıktı.
EVRENİN GENİŞLEMESİ
1920'li yıllar, modern astronominin gelişimi açısından çok önemli yıllardı. 1922'de Rus fizikçi Alexandre Friedmann, Einstein'in genel görecelik kuramına göre evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Friedmann'ın bu buluşunun önemini ilk fark eden kişi ise Belçikalı astronom Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, bu hesaplamalara dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun da saptanabileceğini iddia etti. Aslında Lemaitre'den daha önce, 1913 yılında, Vesto Melvin Slipher farklı bir araştırma yaparken yakınımızdaki bazı galaksilerin dünyadan hızla uzaklaştıklarını farketmişti. Slipher'ın bu keşfi evrenin genişlediğini gösteren ilk ipucuydu.
Bu bilim adamlarının teorik hesaplamaları o zaman çok ilgi çekmemişti. Ancak 1929 yılında gelen gözlemsel bir delil, bilim dünyasına bomba gibi düştü. O yıl California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı.
Hubble'ın ilk başlarda yapmak istediği şey, uzak galaksileri incelemek ve yaydıkları ışıklarla ilgili bilgileri kullanarak yıldızların hareketlerini ve kimyasal yapılarını belirlemeye çalışmaktı. Hubble ve ekibi uzak galaksilerden gelen ışıkları tek tek analiz ederek, ortaya önemli bulgular koydular. Bunlardan birincisi, galaksilerde en çok bulunan elementlerin hidrojen ve helyum olduğu idi. Bu bulgu, daha önce bilim adamları tarafından öne sürülmüş olan bilgilerin ispatı niteliğindeydi ve bilim dünyası tarafından doğal karşılandı. Hubble'ın diğer bulgusu ise bilim dünyasında büyük şaşkınlık meydana getirdi: Hubble analiz ettiği ışığın tümünün kızıla doğru kaymış olduğunu gördü.
Edwin Hubble kullandığı dev teleskobunun yanında. |
Doppler etkisi olarak adlandırılan fizik kuralına göre, ışık gözlemciye doğru yaklaşırken "sıkışır", gözlemciden uzaklaşırken "uzar". Yani, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. (Gözlemciden uzaklaşmakta olan bir trenin düdük sesinin gittikçe incelmesi gibi.)
Bu durumda Hubble ve ekibinin bulguları şu anlama geliyordu: Galaksilerin hepsi bizden uzaklaşmaktaydı ve yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Uzaklık artıkça, hız da artıyordu. Hubble bu durumu ifade eden ve "Hubble yasası" olarak adlandırılan bir matematik denklemi de yazdı. Bu denklem, uzak galaksilerden toplanan her yeni bilgiyle bir kez daha doğrulandı.
Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin "genişlemekte" olduğuydu. Bu da, uzun yıllardır bilim dünyasında egemen olan ve materyalistlerin şiddetle savunduğu "evrenin değişmez ve sonsuz olduğu" iddiasının çöküşü anlamına geliyordu. Nitekim Hubble'ın bulguları ilk başlarda büyük tepkilerle karşılaştı. Hubble'ın bulguları karşısında materyalist ve ateist bilim adamlarının tepkisini, bilim yazarı David Filkin Stephen Hawking Universe (Stephen Hawking'in Evreni: Kainatın Sırları) adlı kitabında şöyle tarif eder:
Genişleyen bir evren, değişmez, nihayetsiz ve ebedi bir evren fikrine sıkı sıkıya bağlanmış olan ateist bilim adamlarının çoğunluğunun kabul edemeyecekleri bir kavramdı. Genişleyen herhangi birşey değişmez olamazdı. Bu nedenle Hubble'ın bulgularını göz ardı etmek ya da küçümsemek eğilimi belirmişti.
Ancak her ne kadar materyalistler Hubble'ın bulgularını göz ardı etmeye çalışsalar da, bir müddet sonra elde edilecek yeni bulgular ve veriler, evrenin genişlediğinin reddedilemez bir gerçek olduğunu ispatladı.
EVRENİN GENİŞLEMESİNİN GÖSTERDİĞİ GERÇEK: BIG BANG (BÜYÜK PATLAMA)
Evren sıfır hacme sahip olan tek bir noktanın patlamasıyla meydana gelmiştir. Bu da evrenin bir başlangıcı olduğunu göstermektedir. |
Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurdu. Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde "tek bir nokta" ortaya çıkıyordu.
Bilim adamları kuramsal olarak reddemedikleri bu durumu, matematiksel verilerle reddedebileceklerini düşündüler. Oxford Üniversitesi'nden matematikçi Roger Penrose, Einstein matematiğini kullanarak çeşitli varsayımlar üzerinde çalıştı. Penrose'un çalışmaları materyalistleri büyük hayal kırıklığına uğrattı, çünkü matematiksel denklemler çekimin büyük miktarlardaki maddeyi içe doğru çöktüreceğini ve giderek daha yoğun ve daha küçük "tek bir nokta"ya ulaşılacağını gösteriyordu.
Penrose'un bulguları Stephen Hawking tarafından geliştirildi. Roger Penrose ve Stephen Hawking matematiksel olarak evrenin "tekillik noktası" olarak adlandırdıkları tek bir noktadan var olduğunu ispatladılar. Tekillik kavramıyla nasıl bir şeyin anlatılmak istendiğini Hemen Herşeyin Kısa Tarihi adlı kitabında, Billy Bryson şöyle tarif eder:
... Çünkü tekilliğin dışında hiçbir yer yoktur. Evren genişlemeye başladığı zaman daha büyük bir boşluğu doldurmak üzere dışa doğru yayılıyor olmayacaktır. Var olan tek uzay, evrenin genişledikçe yarattığı uzaydır. Tekilliği gözünüzde, karanlık ve sınırsız bir boşlukta bir nevi gebe nokta olarak canlandırmak doğal ama yanlıştır. Zira uzay da yoktur, karanlık da. Tekilliğin etrafında hiçbir etraf yoktur. İşgal edebileceği bir uzay yoktur, içinde bulunabileceği bir yer yoktur. Ne zamandır orada olduğunu, yoksa kısa süre önce, parlak bir fikir gibi aniden mi ortaya çıktığını, ya da ezelden beri orada durup sessizce doğru anı mı beklediğini bile soramayız. Zaman yoktur. Zamanı doğurabilecek bir geçmiş de yoktur. İşte böylesine bir hiçlikten evrenimiz doğar.
Uzaklaşan bir cismin ışığının tayfını izleyen bir gözlemci, bunun gittikçe daha kırmızı olduğunu görecektir. Yeryüzünde yapılan gözlemler de, gökyüzündeki galaksilerin ve yıldızların ışık tayflarının gittikçe kırmızıya kaydığını göstermiştir. Yani gök cisimleri bizden sürekli olarak uzaklaşmaktadırlar. Bu gerçeğin 1920'li yıllarda yapılan gözlemlerle keşfedilmesi, evrenin genişleyen bir yapıya sahip olduğunu ve evrenin Büyük Patlama'yla ortaya çıktığını göstermiştir. |
Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi. Penrose ve Hawking 1970 yılında yayınladıkları bildiride, evrenin sıfır hacme sahip bu "noktanın" patlamasıyla meydana geldiğini ortaya koydular. Buldukları denklemlerin doğruluğu başka hiçbir alternatif düşünceye yer bırakmıyordu. Böylece "Big Bang" (Büyük Patlama) adıyla anılan teori matematiksel olarak da ispatlanmış oluyordu.
Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu. Bu durum materyalist bilim adamları arasında çok büyük tartışmalara neden oldu. Kozmoloji profesörü Andrei Linde, Big Bang teorisinin ardından cevaplanması gereken soruları şöyle ifade ediyordu:
Klasik olarak, Big Bang teorisi, evrenin tüm parçalarının aniden genişlemeye başladığını kabul eder. Ama evrenin tüm parçaları genişlemeye nasıl aynı anda başlayabilmişlerdir? Emri veren kimdir?
Linde'nin sorduğu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Bir şeyin "yok" iken "var" hale gelmesi tek gerçeği göstermektedir: Yaratılışı. Allah maddeyi ve tüm evreni yokluktan, tek bir "ol" emriyle var hale getirmiştir. Bir Kuran ayetinde Allah'ın üstün yaratma gücü hakkında şu şekilde buyrulmaktadır:
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
MATERYALİST BİLİM ADAMLARI NEDEN BIG BANG'İ KABULLENEMEDİLER?
Big Bang teorisi, kendisini destekleyen delillerin gücü nedeniyle, kısa sürede bilim dünyasında kabul görmeye başladı. Ancak materyalist felsefeye ve bu felsefenin temelindeki "sonsuz evren" fikrine bağlı kalmaya kararlı olan bilim adamları, Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington'ın"felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu. Yani materyalist bilim adamları bilimsel kaygılarla değil, ideolojik kaygılarla yanlış olanda ısrar ediyorlardı.
Big Bang teorisine tepkiler çok farklı şekillerde dile getiriliyordu. Örneğin Alman kimyacı Walter Nernst Big Bang teorisiyle ilgili düşünceleri sorulduğunda "bu bulguları kabul etmenin, bilime ihanet olacağını" iddia ediyordu. Nernst'in bu sözlerle ifade ettiği endişe, materyalizme ihanet etmek korkusundan başka birşey değildi. Zira, Nernst ve kendisiyle benzer düşüncelere sahip olanlar bilimsel bulgular Big Bang'i tartışmasız bir şekilde ispatladığı halde, bilime rağmen, Big Bang'i kabul etmek istemiyorlardı. MIT (Massachusetts Institute of Technology)'den fizik profesörü Phillip Morrison, BBC'de yayınlanan bir belgeselde Big Bang'i kabul etmenin kendisine çok zor geldiğini, onu reddetmek için çok büyük bir istek duyduğunu dile getiriyordu. Evrenin sabit bir hızla genişlemesi ile ilgili önemli bulgular elde eden, Carnegie Gözlemevi'nden Allan Sandage ise elde ettiği bulguların kendisini çok şaşırttığını, "Bu bulduklarım gerçek olmamalı!" şeklinde ifade ediyordu.
The New Yorker yazarlarından Jim Holt'un "Big Bang Theology" başlıklı makalesinde de belirttiği gibi "Big Bang bilim tarihinde Allah'ın yaratışını tasdik ettiği için kabul görmeyen tek görüştü." Tanınmış astrofizikçi Robert Jastrow God and the Astronomers (Allah ve Astronomlar) isimli kitabının "The Religion of Science" (Bilim Dini) adlı bölümünde Big Bang teorisi ile ilgili ortaya koyulan tüm bulgulara rağmen materyalist bilim adamlarının teoriyi kabullenmekte direnmelerinin nedenlerini inceler. Jastrow bu tepkileri şu şekilde yorumlamaktadır (Jastrow'un bu sözlerinde bahsettiği bilim adamları, materyalist bilim adamlarıdır.):
Hubble teleskobu tarafından çekilmiş bir fotoğraf. Resimdeki her ışıklı nokta bir galaksidir. Tüm evrende 300 milyar galaksi olduğu tahmin edilmektedir. Bu 300 milyar galaksinin her birinde de ortalama 250-300 milyar yıldızın bulunduğu düşünülmektedir. Bu dev evreni oluşturan tüm madde ve enerji yoktan var edilmiştir ve bu, yaratılışın çok açık bir delilidir. |
Bu tepkilerde çok ilginç duygular rol oynamaktadır... Bilim adamının sahip olduğu inanç, bilinen fizik kurallarının geçerli olmadığı ve tanımadığı güçlerin bir ürünü olarak meydana gelen bir başlangıcın keşfiyle birlikte ihlal edilmiştir. Bu olduğunda bilim adamı kontrolünü kaybetti. Eğer bu bulguların gerçek anlamını iyice inceleseydi, tamamen travma geçirecekti. Bir travma anında olan oldu ve beyin, bulguların anlamına karşı tepki gösterdi... (Bilim adamları açısından) Problemin büyüklüğünü bir düşünün. Bilim evrenin belli bir anda var olduğunu kanıtladı... Peki evrendeki madde ve enerjiyi Kim ya da Ne meydana getirmişti? Acaba evren yoktan mı var olmuştu?.. Bu durum din adamları dışında herkes için beklenmedik, şaşırtıcı bir gelişmeydi...
Jastrow'un bu yorumu materyalist bilim adamlarındaki şaşkınlığı ve çaresizliği tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Bilimsel bütün bulguların açıkça tasdik ettiği bir gerçek, sadece ideolojik nedenlerden dolayı reddedilmekte, karşıt görüş arayışları ısrarla devam ettirilmektedir. Bazı bilim adamlarının bu yaklaşımlarını bir diğer astrofizikçi Barry Parker'ın şu sözleri çok iyi ifade etmektedir:
Tabi ki bizim de bir alternatifimiz var. "Yaratılış yoktur ve evren her zaman bu şekildedir" diyebiliriz. Ancak bu, yaratılışı kabul etmekten çok daha zor bir alternatiftir.
Materyalist bilim adamları zor alternatifi tercih ettiler ve Yaratılış gerçeğini kabul etmemekte direndiler. Big Bang karşısında öne sürülen teorilerden biri olan "sabit durum teorisi" de, bilimsel gerçeklere rağmen, bu nedenle bir müddet ısrarla savunuldu.
BIG BANG'E KARŞI ÖNE SÜRÜLEN SABİT DURUM TEORİSİNİN GEÇERSİZLİĞİ
Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında İngiliz astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, 20. yüzyılın ortalarında "steady-state"(sabit durum) adında, 19. yüzyıldaki sonsuz evren fikrinin bir devamı olan bir evren modeli ortaya attı. Hoyle'un modeline göre, evren genişledikçe madde, gerektiği miktarda, birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Aslında Hoyle ve ekibinin ortaya attığı teori kendi içinde birçok çelişkiler barındırıyor, daha da önemlisi bir müddet sonra bu teoriyi yerle bir edecek yeni gelişmelerin temelini oluşturuyordu.
Fred Hoyle |
Hoyle, evrendeki tüm maddeyi meydana getiren bazı kimyasal elementlerin tam olarak nasıl meydana geldiğini açıklamak istiyordu. Yıldızların da doğum ve ölüm anlarının olduğunu ve yaşam süreleri boyunca bütün kimyasal elementleri ürettiklerini iddia etti. Buna göre yıldızlar, uzaydaki hidrojen atomlarının çekim gücüyle giderek daha büyük kürelere dönüşerek oluşmaktaydı. Küreler büyüdükçe çekimin içe doğru basıncı giderek artıyor, sonuçta bu basınç öyle bir aşamaya geliyordu ki, hidrojen atomlarından bazıları birbirlerinin içine geçerek helyumu meydana getiriyorlardı.Bu dönüşüm sürekli devam ediyor ve yıldız bir sonraki en ağır elementi meydana getirecek patlamalara maruz kalıyordu. Bu sıkışma ve patlama süreci demire kadar olan pek çok hafif elementin üretimine kadar devam ediyor ve son olarak geriye sıcak demir bir merkez kalıyordu.
Bu aşama yıldızın hala ışık yaymaya devam ettiği ve beyaz cüce olarak adlandırıldığı aşamaydı. Yıldız, ışık vermeyen soğuk demir bir kütleye dönüştüğünde ise artık kahverengi cüce olarak adlandırılan aşamaya geçmekteydi. Bir yıldızın bu son kalıntısı, eğer diğer maddelerin çekim gücünden kaynaklanan bir çarpışma nedeniyle yok olmazsa, o şekilde uzayda hep kalmaya devam etmekteydi.
Büyük yıldızlarda ise çekim gücünün büyüklüğüyle doğru orantılı olarak, yıldızın hayatı son bulurken bütün ağır elementlerin oluşacağı kadar yüksek ısılar ve basınçlar meydana gelmekteydi. Bu esnada, büyük bir sıcak ve parlak toz bulutu uzaya savrularak oluşan elementleri en uzak noktalara kadar yaymaktaydı.
Hoyle ve ekibinin bu iddiaları, gözlemlerle desteklenince bir an için bilim çevreleri evrenin sonsuz olduğu düşüncesinin de desteklendiğini sandılar. Oysa, bütün elementlerin yaşam döngüsünde hidrojenden meydana geldiğini söyleyen Hoyle'un kuramının cevaplayamadığı çok önemli bir soru vardı: Tüm elementlerin temeli olan ve yıldızları meydana getiren hidrojen ilk nasıl oluşmuştu?Zira, hidrojeni meydana getirmek için olağanüstü yüksek ısılı bir patlama gerekliydi. Hoyle'un göz ardı ettiği bu önemli soruya verilen bilimsel cevap, materyalistleri bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı.
BIG BANG'İN YENİ DELİLLERİNDEN KOZMİK FON RADYASYONU
George Gamow |
Hoyle 1940 yılında yaptığı bir açıklamada, "Eğer evren sıcak bir Big Bang ile başlamışa, o zaman bu patlamanın bir kalıntısı olmalı. Bana bu Big Bang'in bir fosilini bulun." diyordu. Materyalistlerin ve Fred Hoyle'un bulunmayacağını sandıkları fosil çok geçmeden bulundu.
1948 yılında fizikçi George Gamov, Big Bang'in izlerini bulmak için yeni bir tez ortaya attı. İlk yıldızların meydana gelmesi için gerekli hidrojenin oluşumu, Big Bang'in olağanüstü yüksek bir ısı oluşturmasıyla açıklanabilirdi. Nitekim, eski galaksilerin izlerinden elde edilen bulgular büyük patlama anında %80 hidrojen ve %20 helyumun meydan geldiğini göstermekteydi. Bu durumda bu elementleri meydana getiren yüksek ısının ışınımı aradan milyarlarca yıl geçmiş olmasına rağmen varlığını devam ettiriyor olmalıydı. Evren tıpkı şişirilen bir balon gibi her yöne doğru genişlediğine göre, düşük seviyede bir fon radyasyonu her yöne doğru yayılmış olmalıydı ve bunun tespit edilmesi gerekirdi. Bu iz çok geçmeden tespit edildi, böylece Hoyle'un bulunmayacağından emin olduğu fosil ele geçirilmiş oluyordu.
1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları, aslında bunları aramadıkları halde, keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.
Eta Carinae yıldızı bir süpernova patlamasıyla parçalanıyor. Bu ve benzeri patlamalar her zaman için düzensizlik oluşturur. Ancak bilinen en şiddetli patlama olan Big Bang'in ardından son derece hassas dengeler üzerine kurulu olan bir uzay ve içindeki tüm sistemler oluşmuştur. Bu olağanüstü denge ve düzen, asla rastlantılarla açıklanamaz ve bize tüm evreni üstün ve güçlü Yaratıcımızın, yani Allah'ın yarattığını bir kez daha ispatlar. |
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve NASA Ekibi, Kozmik Fon Kaşifi Uydusu'nu (COBE-Cosmic Background Explorer) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Kozmik fon radyasyonu çıplak gözle görülemiyordu, ancak tüm evreni kaplamaktaydı ve baktığımız heryerde bulunmaktaydı. Eğer bu dalgaları görebiliyor olsaydık, tüm gökyüzünün, her yönden, eşit bir şekilde ışıl ışıl parladığına şahit olacaktık.
1992 yılında George Smoot'un COBE'den gelen verilerde fark ettiği bir bilgi, Big Bang'in doğruluğunu ve "sabit durum teorisinin" yanlışlığını bir kez daha ispatladı. Penzias ve Wilson'un keşiflerinin ardından sabit durum teorisinin savunucuları yeni bir iddiayla ortaya çıkmışlardı. Kozmik fon radyasyonunun çok pürüzsüz olduğunu, büyük bir patlamanın ardından galaksilerin meydana gelmesi için ise kozmik fon radyasyonunda dalgalanmalar, yani küçük ısı farklılıkları olması gerektiğini söylüyorlardı. Bu ısı farklılığı tespit edilmediği müddetçe, kozmik fon radyasyonun Big Bang'in delili sayılamayacağı öne sürülüyordu. İşte 1992 yılında George Smoot'un fark ettiği, sabit durum teorisi savunucularının bulunmasını istedikleri ısı farklılığıydı. 1992'de COBE'nin gönderdiği verilerle, eski evren haritası arasında çok küçük farklılıklar vardı. Resimdeki ayrıntılar detaylı olarak incelendi. Fon radyasyonunda çok küçük ısı farklılıkları olduğu, bilgisayar ortamında hazırlanan haritalarda gözler önüne serildi. Örneğin uzayın belli bölgeleri 2.7251 Kelvin, bazı bölgeleri ise 2.7249 Kelvin'di. Big Bang bir kez daha bilimsel bulgu ve gözlemlerle doğrulanmış oluyordu.
George Smoot'un COBE uydusundan elde ettiği veriler Big Bang'in aksi iddia edilemez bir şekilde onaylanmasını sağladı. |
Çoğu bilim adamı COBE'den elde edilen verileri Big Bang'in aksi iddia edilemez bir şekilde onaylanması olarak yorumladı. Nobel adayı kimya Profesörü Henry F. Schaefer, "Stephen Hawking, The Big Bang and God"(Stephen King, Big Bang ve Allah) başlıklı makalesinde COBE'nin araştırmalarının sonuçları açıklandığında yaşananları şu şekilde ifade etmektedir:
1992 yılında COBE'den gelen sonuçlar dünyanın dört bir yanındaki tüm gazetelerin baş sayfalarında yer aldı. London Times, New York Times gibi gazeteler Lawrence-Berkeley Laboratuvarındaki ekibin başkanı George Smoot'un bir yorumunu kullanmışlardı: "Bu sanki Tanrı'nın yaratılış delillerine bakmak gibi birşey." Bu ifade tüm kamuoyunun dikkatini çekmişti. Bir yorum da bilim tarihçisi Frederick Burnham'dan gelmişti. "Bu sonuçlar, Tanrı'nın evreni yarattığı fikrini, 100 yıl önce olduğundan çok daha farklı bir konuma getirdi."
Big Bang'in bir diğer önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerde anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşuyordu. Eğer evren, bir başlangıcı olmadan, sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.
Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi.
Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan İngiliz bilim adamı Dennis Sciama, ardı ardına gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:
Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.
COBE'nin elde ettiği veriler daha sonra başka çalışmalarla da teyit edildi. Bunlardan biri 1998 yılının sonlarındaa havalananBOOMERANG (Balloon Observations of Millimetric Extragalactic Radiation and Geophysics - Jeofizik ve Galaksidışı Radyasyonun Milimetrik Gözlemi için Balon) isimli gözlem balonundan 2000 yılında elde edilen sonuçlardı. Antartika üzerinde 37 bin metre yükseklikte yolculuk eden ve hassas teleskoplarla yüklü balon, kozmik fon radyasyon hakkında son derece detaylı ve net bilgiler elde edilmesini sağladı. Boomerang'daki cihazlar bir derecenin 100 milyonda biri gibi mikro değerlerdeki ısı farklılıklarını dahi tespit edebilecek hassasiyetteydi. Ve elde edilen sonuçlar, Big Bang teorisinin doğruluğu bir kez daha ispat ediyor ve bilim adamlarına evrenimizin ilk dönemleri hakkında daha detaylı bilgiler elde etme imkanı tanıyordu. Boomerang'dan elde edilen verilerin Big Bang'ı doğruladığını, sonuçları değerlendiren bilim adamlarından biri olan Chicago Üniversitesi'nden Micheal Turner şöyle ifade etmektedir:
BIG BANG'İN ZAFERİ
Tüm bu açık deliller Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yol açtı. Big Bang modeli; bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı.
California Üniversitesi'nden Prof. George O. Abellbu gerçeği şöyle itiraf eder:
Bugünkü mevcut deliller, evrenin milyarlarca yıl önce Big Bang ile başladığını göstermektedir. Big Bang teorisini kabul etmekten başka çaremiz kalmıyor.
Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu sorunun birYaratıcının, yani Yüce Allah'ın varlığını bir kez göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Mevcut kozmolojik konsensüs (Big Bang modeli), bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: "Evrenin bir başlangıcı olduğu" iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklaması olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim
Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi Allah'ın varlığını kabul etmiş durumdadır.
Evren bilim konusunda önemli çalışmaları olan ünlü matematikçi Roger Penrose şöyle bir açıklama yapar:
... Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir şey var ki, o da evrenin şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre, "evren sadece oradadır işte." Öylesine olmaya devam ediyor. Biz de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli.
WMAP UYDUSU BIG BANG'İ BİR KEZ DAHA İSPATLADI
2001 yılında uzaya gönderilen ve 2003 yılında en net sonuçların elde edilmesini sağlayan WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe) uydusu da Big Bang'in doğruluğunu pekiştirdi ve son derece önemli yeni bulgular elde edilmesini sağladı. Science dergisi WMAP uydusundan elde edilen verilere dayanılarak yapılan çalışmaları 2003 yılının en önemli bilimsel gelişmesi olarak seçti. Bilim adamlarının büyük çoğunluğunun ortak kanaati, WMAP'un gönderdiği bilgilerin, kozmolojide bir dönüm noktası olduğudur.
WMAP tarafından haritası çıkarılan kozmik fon günümüzden 13 milyar önceki döneme aitti. WMAP, evrenimizin 390.000 yaşındaki halini tespit etmişti. Bu fondan elde edilen veriler, galaksilerin nasıl meydana geldiği hakkındaki pek çok sorunun cevaplanmasını sağladı. WMAP'un resmi sitesinin girişinde de yapılan çalışmaların önemi şu şekilde özetlenmektedir:
WMAP, tüm evrendeki kozmik fon radyasyonunu benzeri görülmemiş bir kesinlikle ölçmeyi hedefleyen bir NASA keşif uydusudur. Big Bang'den arta kalan ışınıma ait olan bu resim, evrenin kaderi ve başlangıcı hakkındaki temel sorulara cevaplar sunmaktadır.
2006 yılında WMAP uydusu verileriyle hazırlanan bu grafik, Big Bang'in ilk döneminden günümüze kadar evrenin genişlemesini temsil ediyor. |
COBE'deki teknik aletlerin duyarlığının daha düşük olması nedeniyle, evrendeki kozmik fon radyasyon haritası ana hatlarıyla çıkartılmıştı. WMAP uydusu ise tamamen Big Bang'den kalan kozmik fon radyasyonu ölçmek için tasarlandı ve gönderildi.
WMAP'daki çok gelişmiş cihazlar, kozmik fon radyasyon haritasını çok daha ayrıntılı olarak çıkarttı ve evren ile ilgili bir çok alanda kesin bilgilere ulaşılmasını sağladı. Bu veriler ayrıca evrenin genişleme hızı, kompozisyonu, yoğunluğu gibi en temel özellikleri konusunda bir çok tartışmalı konuya açıklık getirdi.
WMAP'un ortaya koyduğu bazı bilgiler şu şekildedir:
- Evren 13.7 milyar yaşındadır. Bunda hata payı % 1 dolayındadır. Uzayın yaşı bundan önce 15-20 milyar olarak tahmin ediliyordu.
- İlk yıldızlar Big Bang'den 200 milyon yıl sonra parlamaya başlamıştır. Bu bilim adamlarını şaşırtan çok erken bir tarihtir.
- Evrenin oluşumunda içeriğini % 4 atom (sıradan madde), % 23 bilinmeyen kara madde, % 73 bilinmeyen kara enerji meydana getirmektedir. Bu yeni ölçümler bir tür anti-çekim görevi üstlenen kara enerjinin yapısı hakkında da önemli bilgiler edinilmesini sağlayacaktır.
Big Bang'in en büyük kanıtlarından biri olan kozmik arka plan dalgalanmaları 1965 yılında keşfedilmiştir ve ayrıca COBE (1992) ve WMAP (2003) uzay uydularınca incelenmektedir. |
Bilim adamları bu bilgilerin "Big Bang ve evrenin genişlemesi teorilerini desteklediği ve güçlendirdiği" ifade etmektedir. WMAP ekibinin üyelerinden, Princeton Üniversitesi'nden Prof. David N. Sperge ise araştırmalarının neticeleriyle ilgili düşüncelerini şu şekilde açıklamıştır:
Bu, evren ilk dönemiyle ilgili çalışmalarımız için yepyeni bir başlangıç. Elde ettiğimiz bu resmi, Big Bang'in ilk anlarını anlayabilmek için kullanabiliriz.
BIG BANG TARTIŞMALARINA SON NOKTAYI KOYAN BULGULAR
İngiliz, Avustralyalı ve Amerikalı bilim adamlarından meydana gelen iki ayrı çalışma grubu, yıllar süren araştırmalarında, toplamda yaklaşık 266.000 galaksiyi 3 boyutlu olarak konumlandırıp haritalandırdılar. Galaksi dağılımı hakkında topladıkları verileri, evrenin her yerinde yayılan kozmik fon radyasyonu verileriyle karşılaştıran bilim adamları, galaksilerin kökenine dair önemli bulgular elde ettiler. Çalışmaları yorumlayan araştırmacılar, galaksilerin, Big Bang'den 350.000 yıl sonra oluşan maddenin nispi olarak kümelendiği bölgelerde oluştuğunu ve yer çekimi kuvvetinin etkisiyle şekillendiği sonucuna vardılar. Söz konusu bulgular, Big Bang teorisine yeni bir kanıt daha sunmuş oldu.
Avustralya'nın New South Wales eyaletindeki İngiltere-Avustralya Ortak Gözlem Evi'nde on yıldır sürdürülen çalışmada, yaklaşık olarak 221.000 galaksinin uzaydaki konumları üç boyutlu bir haritalandırma tekniğiyle belirlendi. Gözlem evinin 3.9 metre çapındaki teleskobu kullanılarak yürütülen haritalandırma çalışması, önceki benzerlerinden en az on kez daha kapsamlıydı.
Gözlem evi başkanı Dr. Matthew Colless liderliğindeki bilim adamları ekibi, önce galaksilerin birbirlerine göre konumlarını, aralarındaki mesafeleri belirlediler, sonra da galaksilerin dağılım şekillerini modelleyip bu modellerdeki küçük farklılaşmaları detaylı şekilde incelediler.
ABD'nin New Mexico eyaletindeki Apache Point gözlem evince sürdürülen benzer bir çalışmada ise -uzayın başka bir bölgesindeki- yaklaşık 46.000 galaksinin konumları aynı şekilde üç boyutlu olarak haritalandırıldı ve dağılımları incelendi. 2.5 metre çapındaki Sloan teleskobunun kullanıldığı çalışmanın başkanlığını Arizona Üniversitesi'nden Daniel Eisenstein yürüttü.
Her iki grup da elde ettikleri sonuçları, San Diego'da düzenlenen Amerikan Astronomi Derneği kış toplantısı sırasında, 11 Ocak 2005 günü açıkladılar. Colless ve Eisenstein'ın ekipleri, galaksiler arasındaki mesafelerdeki dalgalanmalarla, kozmik fon radyasyonunda görülen dalgalanmalar arasında uyum saptadılar. Böylece galaksilerin, maddenin, Big Bang'den 350.000 yıl sonra ortaya çıkıp biraz yoğunluklu olarak kümelendiği bölgelerde tohumlandığı belirlenmiş oldu.
Söz konusu çalışmalarda elde edilen bulgular, Big Bang teorisini daha da güçlendirdi. Dr. Cannon, bu desteği şu sözlerle vurguladı:
Araştırma, evrenin kökeni konusunda Big Bang teorisine ciddi destek sağladı. Uzun zamandır evreni açıklamada en iyi teorinin Big Bang olduğunu; evrenin son derece küçük bir noktada devasa bir patlamayla başladığını ve patlamadan bu yana sürekli olarak genişlediğini biliyorduk. Şu anda çok daha güvenle söyleyebiliriz ki, bu temel fikir doğru. Ve buna göre herşey kolaylıkla yerli yerine oturuyor.
KURAN'DA 14 YÜZYIL ÖNCE HABER VERİLEN GERÇEKLER
Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır... (En'am Suresi, 101)
Üzerinde yaşadığımız Dünya'da o denli rahatızdır ki, uçsuz bucaksız, havasız bir boşlukta binlerce kilometre hızla hareket eden küçücük bir gezegende yaşadığımızın farkına bile varmayız. Oysa insanın unutmaması gereken gerçek, Dünya'nın insanın yaşaması için yaratılmış olan özel bir barınak olduğudur. |
Bilindiği gibi Big Bang teorisi, başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek ise zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)
Konumuzun başında da gördüğümüz gibi, "evrenin genişlemesi" Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri süregelen ve modern bilim tarafından ancak 20. yüzyılda saptanabilmiş olan bu olaydan, bundan 14 asır önce gönderilmiş olan Kuran'da şöyle bahsedilir:
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
DÜZEN GETİREN PATLAMA
Aslında Big Bang'in ateistler ve materyalistler açısından oluşturduğu sorun, ateist felsefeci Anthony Flew'in yukarıda itiraf ettiğinden çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan var edildiğini değil, aynı zamanda çok planlı, düzenli ve kontrollü bir biçimde var edildiğini göstermektedir.
Bunun nedeni, bir patlama olan Big Bang'in ardından evrende çok düzenli bir yapının ortaya çıkmasıdır. Oysa patlamalar düzenlilik oluşturmazlar. Gözlemlediğimiz bütün patlamalar, var olan düzenliliği bozar, parçalar ve yok ederler. Örneğin, atom ve hidrojen bombalarının patlaması, volkanik patlamalar, doğal gaz patlaması, Güneş'te meydana gelen patlamalar... Ne tür patlama incelenirse incelensin, etkilerinin hep yıkıcı oldukları görülür.
Ancak bir patlamanın ardından karşımıza çok detaylı bir düzen çıkarsa, bu durumda bu patlamanın ardında bir akıl, bir müdahale olduğu, patlamayla birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız.
Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkmış olan Sir Fred Hoyle'un sözleri, tam da bu durumu ifade eder:
Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir. Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.
Hoyle, Big Bang'in düzenlilik oluşturmasının çelişkili bir durum olduğunu söylerken, elbette Big Bang'i materyalist bir ön yargıyla yorumlamakta, yani bunun bir "kontrolsüz patlama" olduğunu varsaymaktadır. Oysa, bir Yaratıcının yani Allah'ın varlığını kabullenmemek için böyle bir açıklama yaparak, çelişkili bir duruma düşen kendisi olmuştur. Zira, patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir düzen çıkmışsa, o zaman "kontrolsüz patlama" fikrinin bir kenara atılması ve patlamanın olağanüstü bir biçimde kontrollü olduğunun kabul edilmesi gerekir.
Bu düzenlilik, Big Bang'den sonraki her aşama için geçerlidir. Big Bang'le birlikte ortaya çıkan madde, bugün "atomaltı parçacıklar" dediğimiz partiküllerdir. Ama bunlar son derece düzenli bir şekilde biraraya gelerek atomları oluşturmuşlardır, hem de evrenin her yerinde ve her parçasında. Büyük bir düzenlilik içinde oluşan bu atomlar evrenin belirli bölgelerinde yoğunlaşarak galaksileri oluşturmuşlardır. Bu galaksilerin içinde yıldızlar, yıldızların çevresinde ise yıldız sistemleri ve gezegenler meydana gelmiştir. Tüm bu dev gök cisimleri olağanüstü derecede düzenlidirler. Evrende yaklaşık 300 milyar galaksi olduğunu ve bunların her birinin içinde yaklaşık yine 300 milyar yıldız olduğunu düşünürsek, söz konusu düzen ve dengenin ne kadar olağanüstü olduğunu da daha kolay anlayabiliriz.
HASSAS DENGELER
Big Bang'in ardından evrende oluşan bu olağanüstü düzenliliğin bir başka yönü ise, "yaşamaya elverişli bir evren"in oluşmuş olmasıdır. Yaşama imkan tanıyacak bir gezegenin oluşabilmesi için gerçekleşmesi gereken şartlar o kadar fazladır ki, bunun rastlantısal bir oluşum olduğunu düşünmek imkansızdır.
Ünlü bir teorik fizik profesörü olan Paul Davies, Big Bang sonrasındaki genişleme hızının ne kadar "hassas ayarlanmış" olduğunu hesaplamış ve inanılmaz bir sonuca ulaşmıştır. Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda bile farklı olsaydı, hayata imkan sağlayacak bir yıldız tipi oluşamaz ve evrende canlılık ortaya çıkamazdı:
Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz bile daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir. Eğer IS zamanında (patlama hızının belirli hale geldiği zamanda) patlama hızı gerçek hızından sadece 1018 kadar bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi yok etmeye yetecekti. Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur
Evrendeki bu muhteşem denge bilimsel bir dergide şöyle ifade edilir:
Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, o zaman Einstein'ın Genel Görecelik kuramına göre evren, atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son hızla genişleyecek, fakat bu takdirde atomik parçacıklar birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki biz de olmayacaktık! Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer... Üstelik, evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.
Stephen Hawking ise, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında genişleme hızındaki dengeyi şöyle açıklar:
Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.
Paul Davies, bu çok ilginç durum karşısında şöyle söylemektedir:
Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.
Aynı gerçek karşısında Amerikalı astronomi profesörü George Greenstein de, The Symbiotic Universe adlı kitabında şöyle yazar:
Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. (Evrenin oluşumunda) bir doğaüstü akıl -ya da Akıl- devreye girmiş olmalıdır.
Sonuç olarak, kainattaki muhteşem sistemi incelersek kainatın varoluşu ve işleyişinin tesadüfi nedenlerle açıklanamayacak kadar kompleks bir düzen ve hassas dengeler içerdiği gerçeğiyle karşılaşırız. Açıkça anlaşılacağı gibi bu hassas denge ve ince düzenin muazzam bir patlamanın sonrasında kendi kendine ve tesadüfen gerçekleşmesi, imkansız kavramının bile sınırlarını aşacak bir durum olurdu. Big Bang gibi tüm evrenin madde ve enerjisini açığa çıkaran bir patlamanın ardından böyle bir düzenin meydana gelmesi ancak her anına bilinçli müdahaleler sonucunda gerçekleşebilir. Bu da evreni yoktan var eden ve onun her anını kontrolü ve hakimiyeti altında bulunduran Allah'ın yaratmasıdır.
YARATILIŞ GERÇEĞİNE YAPILAN İTİRAZLAR VE GEÇERSİZLİKLERİ
Bu noktaya kadar incelediğimiz gibi, Big Bang'in evrenin yoktan var edilişi anlamına geldiği, yani yaratılışı ispatladığı açıktır. Bu nedenle de materyalist felsefeyi benimsemiş olan astronom ve fizikçiler, bu gerçeğe karşı koyabilmek için kendilerince bazı alternatif açıklamalar getirmeye çalışmışlardır. Bunlardan biri olan "sabit durum" teorisi "evrenin yaratılması fikrinden felsefi olarak rahatsızlık duyan" birtakım bilim adamlarının umutsuz bir çabasıdır.
Materyalistlerin getirmeye çalıştıkları diğer iki alternatif ise, Big Bang'i kabul eden, ama Big Bang'i yaratılış dışında yorumlamaya çalışan modellerdir. Bunların birincisi "açılır-kapanır evren modeli", ikincisi ise "kuantum evren modeli"dir. Şimdi sırasıyla bu teorileri ve neden geçersiz olduklarını inceleyelim.
Açılır-kapanır evren modeli, Big Bang'i evrenin başlangıcı olarak kabul etmeyi bir türlü hazmedemeyen astronomlar tarafından ortaya atılmıştır. Bu modelde, evrenin Big Bang'den sonra tekrar kendi içine çökerek tek bir noktaya toplanacağı, sonra yeniden patlayıp açılacağı, tekrar kapanacağı ve bu döngünün sonsuza kadar devam edeceği öne sürülür. Yine bu modele göre Big Bang'den önce de sonsuz kez evren patlayıp büzülmüştür. Yani iddiaya göre evren ve madde sonsuzdan beri vardır, ama belirli zaman aralıklarında patlamalar ve sonra içine çökmeler yaşanmaktadır. Şu an içinde yaşadığımız evren ise bu kısır döngünün içinde yer alan sonsuz sayıdaki evrenden bir tanesidir.
Bu modeli ortaya atanların yaptıkları şey, "Big Bang'i nasıl sonsuz evren fikrine uyarlayabiliriz" şeklinde düşünmek ve bir senaryo yazmaktan başka bir şey değildir. Ama bu bilim dışı bir senaryodur, çünkü son araştırmalar, açılır-kapanır bir evren modelinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü, evren kendi içine çökecek olsa bile, bilinen hiçbir fizik kanununun böyle bir Büyük Çökme'yi geri çevirmesi ve evreni yeni bir Büyük Patlama ile yeniden oluşturması mümkün değildir.
Bu modeli geçersizliğe uğratan en önemli faktör ise, eğer gerçekten evren sürekli kapanıp-açılıyor olsa bile, bu çevrimin sonsuza kadar süremeyecek oluşudur. Çünkü hesaplamalar, çevrimsel evrenlerin birbirlerine entropi aktaracaklarını göstermektedir. Yani enerji her evrende biraz daha yararsız hale gelecek ve her yeni "açılan" evren biraz daha yavaş açılıp biraz daha geniş bir çapa sahip olacaktır. Bu ise zamanda geri gidildiğinde giderek daha küçük evrenler olmasını gerektirecek ve yine bir "ilk evren"de kilitlenecektir. Yani eğer sürekli kapanıp-açılan evrenler olsa bile, bunların ilk başta yine yokluktan var olmaları gerekecektir.
Kısacası "açılır-kapanır" sonsuz evren modeli, gerçekleşmesi fiziksel olarak imkansız bir fanteziden başka bir şey değildir.
Big Bang'i yaratılış dışında açıklayabilmek için öne sürülmüş olan ikinci model ise, "kuantum evren modeli"dir. Bu teoriyi savunanlar, kuantum (atom altı) fiziğinde yapılan bir gözleme dayanarak bir senaryo üretmişlerdir. Kuantum fiziğinde, atom altı parçacıkların, boşluk (vakum) içinde aniden oluştukları ve yok oldukları gözlemlenmektedir. Bu gözlemi, "madde kuantum düzeyinde yoktan var olabilmektedir, bu maddenin kendine ait bir özelliktir" diye yanlış yorumlayan bazı fizikçiler, evrenin yaratılışı sırasında maddenin yoktan var olmasını da "maddenin kendine ait bir özellik" olarak tanımlamaya ve doğa kanunlarının bir parçası gibi göstermeye çalışmaktadırlar.
Oysa kuantum fiziğine yapılan benzetme, kesinlikle konuyla ilgisizdir ve evrenin yaratılışını açıklamaktan uzaktır. Big Bang, Theism and Atheism (Büyük Patlama, Tektanrıcılık ve Ateizm) kitabının yazarı olan William Lane Craig, bu konuyu şöyle açıklar:
İçinde parçacıkların dalgalandığı (bir belirip bir yok olduğu) mekanik kuantum vakumu, aslında gerçek bir "vakum", yani "yokluk" kavramından çok uzaktır. Bir kuantum modelinde sürekli olarak oluşup yok olan parçacıklar, var oldukları kısa süre için etraflarında bulunan enerjiden çalarlar. Bu "yokluk" değildir ve dolayısıyla madde parçacıkları da yoktan var hale gelmemektedirler.
Yani kuantum fiziğinde de aslında madde "yoktan var" hale gelmemektedir. Sadece ortamda var olan enerji, ani bir biçimde maddeye dönüşmekte, sonra bu madde dağılarak tekrar enerji şeklini almaktadır. Kısaca, "kendiliğinden yoktan var olma" gibi bir durum söz konusu değildir.
Ancak, bütün bilim dallarında olduğu gibi fizik alanında da, materyalist bilim adamları çeşitli kritik noktaları ve detayları göz ardı ederek, gerçekleri kendi bakış açılarına göre saptırmaktan çekinmemektedirler. Çünkü onlar için materyalizmin, dolayısıyla ateizmin ayakta tutulması bilimsel gerçeklerin ortaya çıkartılmasından ve açıklanmasından çok daha hayati bir önem taşır.
Üstte anlattığımız gerçeğin anlaşılması, kuantum evren modelinin çoğu bilim adamı tarafından reddedilmesine yol açmıştır; fizikçi C. J. Isham'ın ifadesiyle "Teorinin önüne çıkan ölümcül zorluklar nedeniyle, kuantum evren modeli yaygın kabul görmemiştir". Öyle ki bu model, bugün onu ilk kez ortaya atan R. Brout ve Ph. Spindel gibi fizikçiler tarafından bile terk edilmiş durumdadır.
Kuantum modelinin son yıllarda ün kazanmış bir versiyonu ise, Stephen Hawking'den gelmektedir. Hawking,Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabıyla ilgi toplayan modelinde, Big Bang'in "yokluktan var olma" anlamına gelmediğini iddia etmektedir. Big Bang öncesinde zaman olmadığı gerçeği karşısında ise, "hayali zaman" gibi birtakım kavramlar türetmiştir. Hawking'e göre Big Bang'in 10-43 saniyesine kadar sadece "hayali zaman" vardır ve gerçek zaman bu andan sonra ortaya çıkmıştır. Hawking'in umudu, bu "hayali zaman" kavramı ile Big Bang'den önce sadece "zamansızlık" olduğu gerçeğini reddedebilmektir.
Oysa "hayali zaman", "bir odadaki hayali insanların sayısı" ya da "bir yoldaki hayali arabaların toplamı" gibi gerçekte sıfıra, yokluğa karşılık gelen bir kavramdır. Hawking bununla sadece bir kelime oyunu yapmaktadır.
Materyalist bilim adamlarının, evrendeki kusursuz ve yoktan yaratılışı tasdik eden bilimsel gelişmeler karşısında öne sürdükleri iddialardan biri de "belki sonsuz sayıda evren vardır ve bunlardan biri olan bizim evrenimiz tesadüfen yaşama uygun olmuştur" şeklindedir. "Çoklu Evren" adıyla anılan bu teori, materyalizmi ayakta tutmak gayretiyle ortaya atılmış hayal ürünü bir iddia olmaktan öteye gidememekte ve hiçbir bilimsel bulguyla desteklenmemektedir. Tanınmış astrofizikçi Paul Davies The New York Times gazetesinin 12 Nisan 2003 tarihli sayısında, "Çoklu Evrenin Kısa Tarihi" (A Brief History of the Multiverse) başlıklı bir makale yayınlamış ve iddiasını savunmaya çalışmıştır. Aslında Paul Davies'in yazısı kendi içinde tutarsızlıklar taşımakta ve Davies'in kendisi Allah'ın varlığını kabul etmektedir:
Doğa neden bu kadar akıllıca, hatta denebilir ki kuşku uyandıracak derecede, yaşama uyumludur? Fizik kanunları yaşamı ve bilinci neden bu kadar korumaktadırlar, neden yaşanabilir bir evren yapmak için işbirliği içindedirler? Neredeyse bir Büyük Akıl (Allah) tüm bunları belirlemiş gibidir.
Ayrıca Davies, çoklu evren teorisinin bir spekülasyondan ibaret olduğunu da itiraf etmektedir. Davies'e göre, çoklu evren teorisine, "hayal etme yoluyla" varılmaktadır. Dahası, bu teoriye giderken "inandırıcılık bir sınıra dayanmakta" ve "giderek daha fazla inanca dayalı bir kabullenme yapılmaktadır."
Tüm bunlar göstermektedir ki, Big Bang'e alternatif olarak öne sürülen; sabit durum teorisi, açılır-kapanır evren modeli, çoklu evren iddiası, kuantum evren modelleri ve Hawking modeli gibi arayışlar, gerçekte sadece materyalistlerin felsefi ön yargılarından kaynaklanmaktadır. Bilimsel bulgular açıkça Big Bang'in doğru olduğunu ve "yokluktan var olma" anlamına geldiğini göstermektedir. Ve evrenin yoktan var edilmiş olması, Allah'ın yaratışının kesin ispatlarından biridir.
Columbia Üniversitesi'nden Ken Miller, Big Bang'in evrenin kökenine tuttuğu bu ışığı şöyle açıklar:
Kozmoloji biliminin en çarpıcı bulgularından birisi, evrenin gerçekten bir başlangıcı, harikulade bir başlangıcı olduğu bulgusudur.İlk sebep tartışmaları, zaman içinde olayların sonsuza değin gerileyebilir olduğuna karşı kullanılan teorik bir argümandı. Bunlar verimsiz felsefi kavramlar olarak görünürdü. Big Bang, ilk sebebi gerçek kıldı. Zamanın başlangıcına bir duvar koyarak kozmik patlamadan önce meydana gelmiş olabilecek olayları sorgulamaya kapattı. Birçok bilim adamının görüşüne göre, BigBang, evrenin başlangıcına belirgin bir şekilde teolojik olan bir aydınlatma sağlamıştır.
Sonuçta modern bilimin ulaştığı gerçek şudur: Madde ve zamanı, her ikisinden de münezzeh olan, sonsuz güç sahibi Yaratıcımız var etmiştir. İçinde yaşadığımız evreni yaratan, üstün kudret, bilgi ve akıl sahibi olan Yüce Allah'tır.
MATERYALİZMİN SONU
"Bilim Tanrı'yı Buluyor" Dünyaca ünlü Newsweek dergisinin Temmuz 1998 tarihli sayısının kapağında bu başlık vardı. Dergi, bu sayısında, modern bilimin bulgularının Allah'ın varlığını gösterdiğini ve sayısız bilim adamının bu gerçeği kabul ettiğini anlatıyordu. |
Tüm bu gerçekler, bir 19. yüzyıl dogması olan materyalist felsefenin iddialarının 20. yüzyıl bilimi tarafından geçersiz kılındığının göstergeleridirler. Materyalizm, herşeyi maddeden ibaret sayma yanılgısıyla, maddeyi ortaya çıkaran ve düzenleyen bir Yaratıcı'nın apaçık olan varlığını reddetmiş, ama şiddetle yanılmıştır. Modern bilim maddesel dünyada var olan büyük akıl ve düzeni ortaya çıkarmakta ve maddesel dünyaya hakim olan Üstün Güç ve Kuvvet sahibi bir Yaratıcının, yani Allah'ın varlığını ispatlamaktadır. Evrende karşılaştığımız bu düzen, canlılar dünyasında da ortaya çıkmakta ve materyalizmin en büyük dayanağı sayılan Darwin'in evrim teorisi de bu nedenle tam anlamıyla çökmektedir.
Materyalizm asırlar boyunca pek çok insanı etkilemiş, hatta 19. yüzyılda "bilimsellik" maskesine bürünmüş olabilir. Ama görünen o ki, 21. yüzyılda bilime aykırı bir batıl inanış olarak tarihe geçecektir. İnsanlık dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğu ya da düz olduğu gibi batıl inanışlardan kurtulmuştur, aynı şekilde materyalizmden de kurtulacaktır.
MADDENİN ARDINDAKİ SIR
UYARI Okuyacağınız bu bölüm, hayatın ÇOK ÖNEMLİ bir sırrını içermektedir. Maddesel dünyaya bakış açınızı kökten değiştirecek olan bu konuyu, çok dikkatli bir biçimde ve sindirerek okumalısınız. Burada anlatılacak olanlar yalnızca bir bakış açısı, farklı bir yaklaşım veya herhangi bir felsefi düşünce değil; dine inanan-inanmayan herkesin kabul edeceği, bugün bilimin de kanıtladığı kesin bir gerçektir. ÖNEMLİ AÇIKLAMA MADDENİN ARDINDAKi SIR KONUSU, VAHDET-i VÜCUT DEĞiLDiR Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur. Vahdet-i vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar vahdet-i vücud düşüncesi ile aynı değildir. Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar; örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır. Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür. Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir. DIŞARIDA MADDE VARDIR, ANCAK BİZ MADDENİN ASLINA ULAŞAMAYIZ! Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18) .. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233) Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın Katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir: Şüphesiz o, Bizim Katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4) ... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4) Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın. (Neml Suresi, 75 ) MADDENİN GERÇEĞİNİ BİLMEK Çevresini akıl ve vicdan yoluy la izleyen kişi evrendeki canlı-cansız herşeyin yaratılmış olduğunu fark eder. Peki tüm bunlar kim tarafından yaratılmıştır? İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı nokta da buradadır. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri sürece, O'nun varlığına iman etmemeye şartlandırmışlardır kendilerini. Ancak bu durumda, evrenin her yerinde apaçık görünen "yaratılmışlık" gerçeğini gizlemek, evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu iddia etmek zorunda kalırlar. Bunu yapmak için yalanlara başvururlar. Evrim teorisi ve materyalist felsefe bu konuda başvurulan yalanların ve sonuçsuz çırpınışların en belirgin iki örneğidir. İnkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlığını inkar etmeyen, ancak sapkın bir Allah inancına sahip olan pek çok kişi tarafından da paylaşılır. Kimi ülkelerde toplumun çoğunluğunu oluşturan bu kişiler, yaratılışı açıkça reddetmezler, ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair ilginç batıl inançları vardır: Çoğu, Allah'ın "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki batıl düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasındadır ve çok nadiren "dünya işlerine" müdahale eder. Ya da hiç etmez; evreni yaratmış ve bırakmıştır, insanlar kendi kaderlerini çizerler... (Allah'ı tenzih ederiz) Kimileri de Allah'ın Kuran'da bildirdiği Allah'ın "her yerde" olduğu gerçeğini bilirler, fakat bunun anlamını tam olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki batıl düşünce; Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez bir gaz gibi, maddeleri çevrelediği şeklindedir. (Allah'ı tenzih ederiz) Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın "nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden Allah'ın apaçık olan varlığını akılsızca inkar eden) düşünceler, ortak bir yanlışa dayanmaktadırlar: Hiçbir temeli olmayan bir ön yargıyı benimsemekte, ondan sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar. Nedir bu ön yargı? Bu ön yargı maddenin varlığı ve niteliği ile ilgilidir. Bazı kimseler maddenin gerçek mahiyetiyle ilgili yanılgılara öyle şartlanmıştır ki, bu konuda belki de hiç detaylı düşünmemişlerdir. Oysa modern bilim, maddenin mahiyetiyle ilgili ön yargıyı da yıkarak, çok önemli ve etkileyici bir gerçeği ortaya koymaktadır. İlerleyen sayfalarda Kuran'da da işaret edilen bu büyük gerçeği açıklamaya çalışacağız. ELEKTRİK SİNYALLERİNDEN OLUŞAN EVREN
Bu yeni anlayışın çıkış noktası ise şudur: Bizim "dış dünya" olarak algıladıklarımız, yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde yarattığı etkilerdir. Elmanın kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz ve bu kitabın satırları hakkında sahip olduğumuz tek bilgi elektrik sinyallerinden ibarettir. Yani, biz hiçbir zaman dışarıdaki elmanın gerçek rengini, dışarıdaki tahtanın asıl yapısını, annemizin, babamızın, sevdiklerimizin gerçek hallerini bilemeyiz. Bunların hepsi dışarıda Allah'ın yaratması olarak vardır, ama biz yaşamımız boyunca sadece beynimizdeki kopyalarıyla muhatap oluruz. Konuyu tam olarak açıklamak için öncelikle, dış dünya hakkında bize bilgi veren duyularımızdan söz edelim. NASIL GÖRÜYORUZ, DUYUYORUZ, TADIYORUZ? Görme işlemi çok aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır. Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3'lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirttiğimiz gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin dışarıda var olan ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz. R. L. Gregory, görme olayındaki mucizevi durumu şöyle ifade etmektedir: Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük bir hayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın. Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında. Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar. Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir.
Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır. Bir kokunun dışarıdaki gerçek haliyle hiçbir zaman muhatap olmazsınız. Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.
Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir: Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da "Do" notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez. Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar. Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir: ... Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez. Yani maddesel dünyanın aslına ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki"aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaların aslının nasıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. BEYNİMİZİN İÇİNDE OLUŞAN "DIŞ DÜNYA" Örneğin meyve yiyen biri, aslında meyvenin beynindeki algısıyla muhataptır, aslıyla değil. Kişinin "meyve" diye nitelendirdiği şey, meyvenin biçimi, tadı, kokusu ve sertliğine ait elektriksel bilginin beyinde algılanmasından ibarettir. Eğer beyne giden görme sinirini keserseniz, meyve görüntüsü de bir anda yok olur. Veya burundaki algılayıcılardan beyne uzanan sinirdeki bir kopukluk, koku algınızı tamamen ortadan kaldırır. Çünkü meyve, birtakım elektrik sinyallerini beynin yorumlamasından başka bir şey değildir. Üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir nokta da uzaklık hissidir. Uzaklık, örneğin bu kitapla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen bir boşluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örneğin insan göğe bakıp yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca ışık yılı uzakta olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun içinde, beynindeki görüntü merkezindedirler. Bu yazıları okurken içinde oturduğunuzu sandığınız odanın da aslında içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak şunu unutmayın; bedeninizin de aslını hiçbir zaman görmediniz, hep beyninizde oluşan kopyasıyla muhatap oldunuz.
Diğer tüm algılarınız için de aynı durum geçerlidir. Örneğin siz yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu sanırken aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır. Metrelerce uzaktan geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması da aslında beyninizdeki birkaç cm3'lük duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur. Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin gerçek kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir; dışarıdaki gülün aslını ve kokusunu hiçbir zaman bilemezsiniz. Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", aynı anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"dür.. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri değerlendirir. Biz de bunları maddenin dışarıdaki "aslı" sanarak yanıldığımızın farkında olmadan bir ömür süreriz. Yanılırız, çünkü algılarımızla maddenin kendisine asla ulaşamayız. Aslıyla muhatap olduğunu sandığımız "dış dünyayla" ilgili sinyalleri yorumlayıp anlamlı hale getiren de, yine bizim beynimizdir. Örneğin duyma algısını ele alalım. Kulağımızın içine gelen ses dalgalarının yorumunu yaparak onu bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir. Yani biz müziğin beynimizin yorumladığı halini biliriz, dışarıdaki aslını değil. Renkleri görürken de aslında gözümüze ulaşan sadece ışığın farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere çeviren yine beynimizdir. "Dış dünyadaki renklerin nasıl olduğu bizim için meçhuldur. Biz elmanın gerçek kırmızısıyla, gökyüzünün gerçek mavisiyle, ağaçların gerçek yeşiliyle hiçbir zaman muhatap olmayız. Dış dünya, tamamen algılayana bağlıdır. Nitekim gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk renk körlüğüne sebep olur. Kimi insan maviyi yeşil, kimisi kırmızıyı mavi, kimisi de renkleri grinin çeşitli tonları şeklinde algılar. Bu noktadan sonra dışarıdaki nesnenin renkli olup olmaması önemli değildir. DIŞ DÜNYA OLMADAN DA ALGILAR DÜNYASI MEYDANA GELEBİLİR Bilim yazarı Rita Carter, Mapping The Mind isimli kitabında, "görmek için gözlere ihtiyaç yoktur" diyerek, bilim adamları tarafından gerçekleştirilen önemli bir deneye yer vermektedir. Deneyde görme özürlü kişilere, video resimlerini titreşimlere dönüştüren bir cihaz takıldı. Bu kişilerin gözlerinin yanına takılan bir kamera ise uyarıları bu kişinin beynine gönderiyordu. Böylece bu kişi sürekli olarak görsel dünyadan uyarı alabiliyordu. Hastalar bir süre sonra gerçekten görüyormuş gibi davranmaya başladılar. Örneğin, cihazlardan birinde görüntüyü yaklaştırmak için bir lens vardı. Bu lens hasta uyarılmadan çalıştırıldığında, hasta görüntü büyüyerek üzerine geliyormuş gibi gördüğü için iki kolu ile kendini koruma ihtiyacı hissetmiştir. Bu deneyde de görüldüğü gibi, algılarımızın oluşması için dış dünyada maddi bir karşılıklarının bulunması şart değildir. Tüm uyarılar yapay olarak da oluşturulabilmektedir. RÜYALARDA YAŞADIĞIMIZ "ALGILAR DÜNYASI" İnsan dış dünya olmadan da tüm algıları bütün canlılığı ile yaşayabilir ve buna verilebilecek en açık örnek, daha önce de bahsettiğimiz gibi rüyalardır. Bir insan rüyası sırasında gözleri kapalı olarak yatağında yatar. Ancak buna rağmen, gerçek hayatında karşılaştığı olayların, yaşadığı hislerin, uyarıların tamamını rüyalarında, gerçeklerinden ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi olarak algılar. Bu gerçeğe, bu kitabı okuyan insanların tamamı bizzat kendi uykularında sık sık şahit olurlar. Örneğin, gece yatağında sessiz ve sakin bir ortamda, çevresinde ikinci bir kişi dahi yokken yatan bir insan, rüyasında kendisini çok kalabalık bir mekanda, bir tehlike içinde görebilir. Can havliyle bu tehlikeden kaçtığını, bir duvarın arkasına sığındığını gerçekmiş gibi yaşayabilir. Hatta rüyasında gördükleri o kadar gerçekçidir ki, korku ve panik duygusunu gerçekten tehlikeli bir ortam varmış gibi aynısı ile hisseder. Her gürültüde yüreği ağzına gelir, korkudan titrer, kalbi hızla atar, terler, insan bedeni tehlike anlarında neler hissederse, fiziksel olarak ne tepkiler verirse hepsini aynen yaşar. Rüyasında yüksek bir yerden aşağı düşen bir insan da bunu bütün vücudu ile hisseder. Oysa o anda yatağında hiç kıpırdamadan yatmaktadır. Ya da, rüyasında ayağı kayıp su birikintisinin içine düştüğünü gören bir insan, tüm kıyafetlerinin ıslandığını, çıkan rüzgar nedeniyle üşüdüğünü hissedebilir. Ancak bulunduğu yerde ne bir su birikintisi, ne de rüzgar yoktur. Hatta çok sıcak bir odada uyuyor olmasına rağmen ıslaklığı ve üşümeyi, aynı uyanıkken olduğu gibi yaşar.
Veya rüyasında maddenin aslı ila muhatap olduğunu iddia eden bir kişi kendinden son derece emin olabilir. Kendisine "dış dünyanın aslıyla muhatap olmanın mümkün olmadığını" anlatan arkadaşının omzuna elini koyarak "Şimdi sen elimi omzunda hissetmiyor musun? O zaman nasıl maddenin gerçeğini görmediğini söyleyebiliyorsun? Nereden çıkarıyorsun bu iddiaları? Gel seninle bir Boğaz turu yapalım, hem bu konuyu konuşuruz, bir de böyle bir konuya neden inanıyorsun bana anlatırsın" diyebilir. Derinleşen uykusunda gördüğü bu rüya o kadar nettir ki, keyifle arabanın kontağını açıp motora yavaş yavaş gaz verir ve sonra aniden pedala basıp arabayı adeta sıçratır. Yolda hızla giderken ağaçlar ve yol çizgileri süratten adeta blok bir görüntü oluşturur. Bir yandan da temiz Boğaz havasını alır. Tam arkadaşına itiraz etmeye, o anda maddenin aslını gördüğünü anlatmaya hazırlanırken saatinin ziliyle uyanır. Ancak ne ilginçtir ki, rüyasında maddenin aslıyla muhatap olmadığımız gerçeğine itiraz eden bu insan, uyanıkken de gördüklerinin zihninde oluşan kopya görüntüler olduğunu anlatan bir arkadaşı yanında olsa, ona da aynı şekilde itiraz edecektir. İnsanlar rüyalarından uyandıklarında o ana kadar görmüş olduklarının hayal olduğunu anlarlar, ama "uyanma" görüntüsüyle başlayan ve adına "gerçek hayat" dedikleri hayatın gerçek yapısından nedense hiç kuşkulanmazlar. Oysa, "gerçek hayatımız" dediğimiz görüntüleri algılayış şeklimiz, rüyalarımızı algılayış şeklimizle tamamen aynıdır. Her ikisini de zihnimizde görürüz. Ve rüyalarımızdan uyandırılmadığımız sürece, onların bir hayal olduğunu anlamayız. Ancak uyandığımız zaman "demek ki gördüklerim bir rüyaymış" deriz. Öyle ise şu anda gördüklerimizin bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz? Sadece henüz uyandırılmamış olduğumuz için, içinde bulunduğumuz anı gerçek zannediyor olabiliriz. Her gece gördüğümüz rüyalardan daha uzun süren bu rüyadan bir gün uyandırıldığımızda, bu gerçekle karşılaşacak olabiliriz. Ve bunun aksini söyleyerek ispatlayabileceğimiz hiçbir delilimiz yoktur. Dünya hayatının bir rüya gibi olduğu, bu rüyadan "büyük bir uyanış" ile uyanıldığında ancak insanların rüya gibi bir alemde yaşadıklarını anlayacakları, İslam alimleri tarafından da dile getirilen bir gerçektir. Üstün ilmi nedeniyle Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak anılan büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi, bir sözünde, Peygamber Efendimiz (sav)'in bir hadisini aktararak, dünya hayatını rüyalarımıza şöyle benzetmiştir: Hazreti Muhammed Aleyhisselam "insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir... Bir ayette ise Allah insanların kıyamet gününde tekrar diriltildiklerinde şöyle diyeceklerini bildirmektedir: Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". (Yasin Suresi, 52) Ayette de görüldüğü gibi, insanlar kıyamet günü aynı bir rüyadan uyanır gibi uyanmaktadırlar. Bir insan, ağır bir uykuya daldığı ve rüya gördüğü sırada aniden uyandırıldığında kendisini uyandıranın kim olduğunu nasıl sorgularsa, bu insanlar da aynı şekilde kendilerini kimin uyandırdığını sormaktadırlar. Allah'ın bu ayette de bildirdiği gibi, dünya hayatı gördüğümüz bir rüya gibidir ve her insan bu rüyadan uyandırılacak ve gerçek hayatı olan ahiret hayatına dair görüntüleri görmeye başlayacaktır. ALGILAYAN KİM?
Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ moleküllerinden daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi var edebilecek bir şey yoktur. R. L. Gregory beynin içinde görüntünün algılanması ile ilgili insanların düştükleri bir yanılgıyı şöyle dile getirmektedir: Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,... ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz. Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden çıkamadıkları asıl nokta burasıdır: Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren "içteki göz" kime aittir? Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa dikkat çekmiştir: Yunanlılardan beri, filozoflar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. Ben -beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisi'li Aziz Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız şey bakanın ne olduğudur." Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap, içinde oturduğunuz oda, kısaca önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar mı görüyor? Hem de kör, sağır, bilinçsiz atomlar... Neden atomların bir kısmı bu özellikleri kazanmış da, diğerleri kazanamamış?... Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız, sevinmemiz, üzülmemiz, bütün bunlar bu atomların arasındaki kimyasal reaksiyonlardan mı ibaret?
Bu soruları dikkatle düşündüğümüzde, atomlarda irade aramanın bir anlamı olmadığını görürüz. Açıktır ki, gören, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Peki bu görüntüleri beyninizin içinde gören kimdir? Beyninizin içinde, bir göze ihtiyaç duymadan bu kitabın görüntüsünü gören, gördüklerini anlayan, okuduklarından etkilenen, bunlar üzerinde düşünen kimdir? Beyine ulaşan elektrik sinyallerini bir kulağa ihtiyaç duymadan, bir dostunun sesi veya en sevdiği şarkı olarak dinleyen, dinlediklerinden zevk alan kimdir? İşte bu varlık "ruh"tur. Dışarıda var olan maddenin beyindeki kopyalarını gören, duyan, hisseden, algılayan, yorumlayan ruhtur. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını - ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar - değil, birer "ruh"tur. GERÇEK MUTLAK VARLIK Peki bizim ruhumuza yıldızları, dünyayı, bitkileri, insanları, bedenimizi ve gördüğümüz diğer herşeyi sürekli olarak seyrettiren kimdir? Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel evreni yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı sonsuz bir güç ve bilgi sahibidir. O Yaratıcı alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadığı, sadece Allah'ın yaratmasıyla varlık buldukları ve O yaratmayı durdurduğunda yok olacakları bir ayette şöyle ifade edilir: Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41) Daha önce de belirttiğimiz gibi, insanların çoğu, Allah'ın gücünü kavrayamadıklarından, büyük bir cehaletle Yüce Allah'ı göklerde bir yerlerde bulunan ve dünya işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak düşünürler. (Allah'ı tenzih ederiz) Bu sapkın mantığın temeli, evrenin sadece bir maddeler bütünü olduğu, Allah'ın ise bu maddelerin "dışında" bir yerlerde bulunduğu Şeklindeki yanılgıdır. (Allah'ı tenzih ederiz) Gerçek mutlak varlık Allah'tır. Yani var olan sadece Allah'tır, madde mutlak varlık değildir. Dışarıda var olan maddeler dünyası Allah'ın üstün yaratışının bir eseridir Allah "her yerde"dir ve her yeri kaplamaktadır. Bu gerçek Kuran'da şöyle açıklanır: Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255) Allah'ın mekandan münezzeh olduğu ve her yeri çepeçevre kuşattığı gerçeği bir başka ayette de şöyle bildirilmektedir: Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115) Allah'ı gözleriyle görmediği için Allah'ın varlığına inanmayanların maddeci iddiaları da, maddenin gerçek mahiyeti öğrenildiğinde tamamen yıkılır. Çünkü bu gerçeği öğrenen kişi, kendi varlığının bir hayal niteliğinde olduğunu anlar. Hayal olan bir varlığın ise, mutlak olan bir varlığı göremeyeceğini kavrar. Nitekim Kuran'da, insanların Kendisi'ni göremediği, ama Kendisi'nin onları gördüğünü Rabbimiz şöyle açıklar: Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder... (En'am Suresi, 103) Elbette ki biz insanlar Allah'ın varlığını gözlerimizle göremeyiz. Ama biliriz ki, Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi tam olarak kuşatmıştır. Bu nedenle Allah Kuran'da Kendisi'nin "kulaklara ve gözlere malik olan" (Yunus Suresi, 31) olduğunu bildirmektedir. Allah'ın bilgisi dışında biz tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız. Bundan dolayı Allah bizim yaptığımız herşeyi bilir, bu durum Kuran'da da şöyle belirtilmiştir: Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz. (Al-i İmran Suresi, 5) Maddenin aslıyla muhatap olduğumuzu sanarak, beynimizdeki kopya dünyayı seyrederken de yani hayatımızı sürerken de, bize en yakın olan varlık, Allah'ın Kendisidir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Allah insanı çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır. İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile daha yakındır. "Hele can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz."(Vakıa Suresi, 83-85) ayetiyle de bu gerçeği bildirmiştir. Ancak ayette de bildirildiği gibi bazı insanlar gözleriyle görmedikleri için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar. Bazı insanlar bu çok önemli gerçekten gafil olarak yaşarlar. Kendilerini yaratanın Allah olduğunu kabul eder, ancak yaptıkları işlerin kendilerine ait olduğunu zannederler. Oysa, insanın her yaptığı fiil Allah'ın izniyle yaratılır. Örneğin, bir kitap yazan insan Allah'ın izniyle o kitabı yazar. O kitaptaki her cümle, her fikir, her paragraf Allah'ın dilemesiyle meydana gelir. Allah bu çok önemli gerçeği birçok ayeti ile bildirmektedir. Bu ayetlerden biri, "... sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" ayetidir. (Saffat Suresi, 96) Allah, "... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." (Enfal Suresi, 17) ayetiyle ise, her yaptığımızın Kendisi'ne ait fiiller olduğunu bildirmektedir. Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir, ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. MADDENİN GERÇEĞİNİ BİLMEK DÜNYA HIRSINI ORTADAN KALDIRIRBuraya kadar anlattığımız konu, yaşamınız boyunca size anlatılmış en büyük gerçeklerden biridir. Çünkü tüm maddesel dünyanın gerçekte bir "gölge varlık" olduğunu ispatlayan bu konu, Allah'ın varlığının ve yaratışının kavranmasının, O'nun yegane mutlak varlık olduğunun anlaşılabilmesinin anahtarıdır. Aynı zamanda hem insanın ne kadar aciz olduğunun ilmi ve reddedilemez bir ispatıdır, hem de Allah'ın muhteşem sanatının bir tecellisidir. Bu nedenle de bu ilim insanları iman etmeye mecbur etmekte, iman etmemeyi imkansız hale getirmektedir. Bazı insanların bu gerçekten kaçmalarının ana sebebi de budur.
Burada anlatılanlar, tıpkı bir fizik kanunu veya bir kimya formülü kadar kesin gerçeklerdir. İnsanlar yeri geldiğinde en zor matematik problemlerini bile çözebilmekte, anlaşılması çok zor görülen pek çok konuyu kavrayabilmektedirler. Ama aynı kişilere, maddenin, insanların zihinlerinde oluşan bir görüntüden ibaret olduğu, maddenin aslıyla hiçbir şekilde muhatap olamayacakları anlatıldığında, bunu bir türlü anlamaya yanaşmamaktadırlar. Bu, son derece "abartılı" bir anlayışsızlık durumudur. Çünkü burada anlatılan konunun kavranması, tıpkı bir insanın, "iki çarpı iki kaç eder?", "kaç yaşındasın?" gibi sorulara vereceği cevaplar kadar kolaydır. Dünyayı nerede gördüğünü hangi bilim adamına, hangi nöroloji profesörüne sorsanız size "tabii ki beynimde" diye cevap verecektir. Hatta, bu gerçeği lise biyoloji kitaplarında dahi bulabilirsiniz. Ancak tüm bu açıklığa rağmen, maddesel dünyayı beynimizde algıladığımıza dair bilgi ve bu bilginin insanı ulaştırdığı sonuçlar görmezlikten gelinebilmektedir. Bilim tarafından ispatlanmış en önemli gerçeklerden birinin insanların gözünden bu kadar büyük bir titizlikle saklanması büyük bir olaydır aslında. İnsanların, bütün bilimsel gerçekleri kolaylıkla kabul edip, bu gerçekten bu kadar çok korkup kaçmalarının temel sebebi ise, maddenin gerçeğini öğrenmenin tüm insanların hayata bakış açılarını temelinden değiştirecek olmasıdır. Maddeyi ve kendilerini mutlak varlık olarak kabul edenler ve tüm hayatlarını buna bağlı olarak kuranlar, bir anda kendilerinin, eşlerinin, çocuklarının, sahip oldukları tüm servetin bir hayal olduğunu anlayacaklardır. İşte insanların bu gerçekten bu kadar korkmalarının, anladıkları halde anlamazlıktan gelmelerinin, bir ilkokul çocuğunun dahi kolaylıkla kavrayabileceği bir gerçeği son derece anlamsız itirazlarla yok etmeye çalışmalarının ardında yatan neden, bu dünya hırslarını kaybetme korkusudur. Mallara, oğullara, dünyanın geçici süslerine hırsla bağlı olan biri için bu gerçekten de büyük bir korku sebebidir. Çünkü bu gerçeği anladığında, daha ölmeden ölmüş, malını ve canını teslim etmiş olacaktır. Allah "Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edersiniz ve sizin kinlerinizi de ortaya çıkarmış olur." (Muhammed Suresi, 37) ayetiyle, insanlardan tüm mallarını istediğinde onların nasıl direneceklerini ve cimrilik ederek kinleneceklerini bildirmektedir. Bir insan maddenin gerçeğini öğrendiğinde ise, zaten malının, canının Allah'a ait olduğunu, verecek veya vermemekte direnecek bir şeyi olmadığını anlayacak, ölmeden önce herşeyiyle Allah'a teslim olacaktır. Samimi iman edenler için bu bir güzellik, şeref ve Allah'a yakınlığa bir vesiledir. İmansız veya zayıf imanlı insanlar ise, bu güzelliği fark edemedikleri için bu gerçeği büyük bir ısrarla reddederler. MADDENİN GERÇEĞİ GİZLENMEDİĞİNDE OLUŞACAK ORTAM Maddenin aslı ile muhatap olmadıklarını, yalnızca Allah'ın kendilerine izlettirdiği görüntüler ile iç içe olduklarını bilen insanların tüm yaşamları, hayata bakış açıları ve değer yargıları değişecektir. Bu, hem kişisel hem de toplumsal anlamda faydalı bir değişim olacaktır. Çünkü bu gerçeği gören insan, Allah'ın Kuran'da bildirdiği üstün mümin ahlakını hiç zorlanmadan yaşayacaktır. Dünyaya önem vermeyen, maddenin hayal olduğunu anlayan insanlar için önem verilmesi gereken şey maneviyat olacaktır. Allah'ın her an kendisini işittiğini ve gördüğünü bilen, yaptığı her hareket nedeniyle ahirette hesap vereceğini idrak eden bir kişi doğal olarak güzel ahlaklı olacak, Allah'ın emir ve yasaklarına titizlik gösterecektir. Böylece toplumda herkes birbirine karşı sevgi ve saygı dolu olacak, iyi ve güzel davranışlarda herkes birbiriyle yarışacaktır. İnsanlar arasındaki değer yargıları değişecek, madde değerini yitirecek böylece insanlar arasında üstünlük, mevki ve makama göre değil, ahlaka ve takvaya göre olacaktır. Kimse, aslı hayal olan şeylerin peşinden koşmayacak, herkes gerçeğin peşinden gidecektir. İnsanlar "kim ne düşünür?" zihniyetiyle değil "Allah ne yaparsam benden hoşnut olur?" düşüncesiyle hareket edeceklerdir. Mal, mülk, makam ve mevkiden kaynaklanan gurur, kibir, kendini beğenmişlik hislerinin yerini tevazu ve aczini çok iyi anlama hissi alacaktır. Dolayısıyla insanlar Kuran'da bahsedilen bütün güzel ahlak örneklerini severek ve isteyerek yaşayacaklardır. Bu sayılan değişimler ise günümüz toplumlarının pek çok sorununu doğal olarak ortadan kaldıracaktır. Küçük çıkarları için bile sinirlenen, öfkelenen, saldırganlaşan insanların yerini, her gördüğünün Allah'ın kendisine izlettirdiği görüntüler olduğunu bilen, bu nedenle öfke, kızgınlık, bağırıp çağırma gibi tepkilerin kendisini küçük düşüreceğinin farkında olan insanlar alacaktır. Bu sayede insanlara ve toplumlara huzur ve güven hakim olacak, herkes yaşamından ve sahip olduklarından hoşnut olacaktır. İşte insanlardan gizlenen bu gerçeğin, insanlara ve toplumlara kazandıracağı nimetlerin bir kısmı bunlardır. Bu gerçeğin bilinmesi, düşünülmesi ve yaşanmasıyla beraber insanlar daha pek çok güzelliklere kavuşacaklardır. Bu güzelliklere kavuşmak isteyen kişilerin yapması gereken şey ise bu büyük gerçeği iyice düşünmek ve anlamaya gayret etmektir. Allah bir ayetinde şöyle bildirmiştir: Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir... (En'am Suresi, 104) MATERYALİSTLERİN MANTIK BOZUKLUKLARI Örneğin materyalist felsefenin 20. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan koyu Marksist George Politzer, bu konuyla ilgili kendince önemli bir delil olarak "otobüs örneği"ni vermiştir. Politzer'e göre, maddenin beynimizdeki kopyasıyla muhatap olduğumuz gerçeğini savunan düşünürler de otoyolda otobüs gördükleri zaman ezilmemek için kaçmaktadırlar. Bir başka ünlü materyalist Johnson ise kendisine maddenin gerçeğiyle hiç muhatap olmadığımız anlatıldığında, taşlara tekme atarak bu gerçeği inkar etmeye çalışmıştır. Marx, Engels, Lenin gibi ünlü materyalistlerin kitaplarında hep bu tür örnekler ve "maddenin gerçek mahiyetini tokat yiyince anlarsınız" gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır. Materyalistlerin yanıldıkları ve anlayamadıkları nokta, "algı" kavramının sadece görme duyusu ile ilgili olduğunu sanmalarıdır. Oysa sadece görme değil, dokunma, çarpma, darbe, sertlik, acı, sıcaklık, soğukluk, ıslaklık gibi tüm hisler, aynı görme gibi insanın beyninde oluşan algılardır. Örneğin otobüse binmek için otobüsün kapısının soğuk metalini elinde hisseden bir insan, aslında bu "soğuk metal hissini" beyninde algılar. Bu çok açık ve bilinen bir gerçektir. Dokunma duyusu, daha önce de belirtildiği gibi, bir insanın -örneğin parmaklarından gelen sinir uyarılarının- beyninin belli bir noktasında oluşturduğu bir histir. Hisseden parmaklarımız değildir. İnsanlar bunu bilimsel olarak da açıklandığı için kabul etmektedirler. Ancak, konu otobüsün kapısını tutmak değil de, otobüsün insana çarpması olunca, yani bu dokunma hissi daha şiddetli ve acı verici olunca, bu gerçeğin geçerli olmadığını sanmaktadırlar. Oysa, acı veya darbe de beyinde hissedilir. Bir otobüsün çarptığı bir insan darbenin şiddetini ve tüm acıyı beyninde hisseder. Bunu daha iyi anlamak için rüyaları düşünmek faydalı olacaktır. İnsan rüyasında da kendisine otobüs çarptığını, kazadan sonra gözünü hastanede açtığını, ameliyata alındığını, doktorların konuşmalarını, ailesinin telaş ile hastaneye gelişini, sakat kaldığını veya canının çok yandığını görebilir. Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik hissini, acıyı, ışığı, hastanedeki renkleri, her türlü hissi çok berrak ve net olarak algılamaktadır. Ve bunların hepsi gerçek yaşamdakiler kadar doğal ve inandırıcıdır. O an, rüyanın içindeki biri ona rüya gördüğünü, gördüklerinin bir hayal olduğunu söylese ona inanmaz. Oysa, gördüklerinin hepsi bir hayaldir ve ne otobüsün, ne hastanenin, ne de rüyasında gördüğü bedeninin dış dünyada maddi karşılığı vardır. Rüyasında gördüğü bedenin ve otobüsün maddi karşılıkları olmamasına rağmen, "gerçek bir bedene" "gerçek bir otobüs" çarpmış gibi hissedebilmektedir.
Bir insan otobandaki bir otobüsün önüne atladığında, zihnindeki otobüs, zihnindeki bedenine çarpar. O insanın bu kaza sonucunda hayatını yitirmesi, bedeninin parçalanması da bu gerçeği değiştirmez. Eğer insanın zihninde gördüğü bu olay ölüm ile sonuçlanırsa, Allah o insana gösterdiği görüntüyü bir perdenin kaldırılması gibi kaldırır ve o kişiye başka bir görüntü, ahirete ait görüntüleri gösterir. Bu gerçeği şimdi samimiyetle düşünüp anlamayanlar, ölümleriyle birlikte hemen anlayacaklardır. Benzer bir örnek, Politzer'in akıl hocası ve diyalektik materyalizmin Marx'la birlikte kurucusu olan Friedrich Engels tarafından verilmiş, Engels, "eğer yediğimiz pastalar birer algı olsaydı, açlığımızı geçirmezlerdi" diye yazmıştır. Marx, Engels, Lenin gibi ünlü materyalistlerin kitaplarında hep bu tür örnekler ve "maddenin varlığını tokat yiyince anlarsınız" gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır. Materyalistlerin tüm bu örnekleri vermelerine neden olan kavrayış bozukluğu ise, "madde bir algıdır" açıklamasını, "madde bir ışık oyunudur" şeklinde anlamalarıdır. Algı kavramının yalnızca görmeyle sınırlı olduğunu, dokunma gibi algıların ise nesnel karşılığı bulunduğunu sanmaktadırlar. Otobüsün insana çarpması üzerine de, "bakın çarpıyor, demek ki bir algı değil" demektedirler. Anlamakta zorluk çektikleri nokta, otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik, darbe ve acı gibi bütün algıların da yalnızca zihinde oluştuklarıdır. SİNİRLERİ PARALEL BAĞLAMA ÖRNEĞİ Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi, aynı Politzer gibi, kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli başa alınarak bir başka kişiye verilse, bu kişiye de defalarca otobüs çarpacaktır. Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap yoktur. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır. Pasta yeme ve taşa tekme atma örnekleri için de durum aynıdır. Pasta yiyince karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu hisseden Engels'in duyu organlarına ait sinirler paralel olarak ikinci bir kişinin beynine bağlansa, Engels pasta yediği ve doyduğu anda o kişi de pasta yiyecek ve doyacaktır. Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalist Johnson'ın sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa, bu kişi de taşa vuracak ve canı acıyacaktır. Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist felsefe, buna da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru ve çelişkisiz cevap şudur: Hem Engels hem diğer kişi pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Hem Johnson hem ikinci kişi, taşa tekme atış anını kendi zihinlerinde tüm detaylarıyla yaşamışlardır. Yukarıda Politzerle ilgili olarak verdiğimiz örnekte şöyle bir değişiklik yapalım; evinde oturan Politzer'in sinirlerini otobüsün çarptığı adamın beynine, otobüsün çarptığı adamın sinirlerini de Politzer'in beynine bağlayalım. Bu durumda ise, Politzer aslında evinde oturduğu halde kendisine otobüs çarptığını zannedecek, otobüsün çarptığı adam ise kazanın tüm şiddetine rağmen, bunu asla fark edemeyecek, çünkü kendisinin evde oturduğunu düşünecektir. Bu mantık pasta yeme ve taşa tekme atma örnekleri için de düşünülebilir. Görüldüğü gibi insanın algılarını aşması ve dışarı çıkması mümkün değildir. Bu durumda bir insanın ruhuna, bedeni ve hiçbir maddi varlığı olmadığı halde, ortada maddesel bir ortam da olmamasına karşın herşey seyrettirilebilecektir. Öyle ki kişinin bunu anlaması mümkün değildir, hatta izlettirilen üç boyutlu mükemmel görüntüleri gerçek zannedip, varlığından da son derece emin olacaktır. Çünkü her insan duyu organlarına hissettirilen algılara bağımlıdır. İngiliz felsefeci David Hume bu gerçek üzerindeki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir: Çok samimi olarak, kendim dediğim şeye dahil olduğum zaman ben sıcak ya da soğuğa, ışık ya da gölgeye, aşk ya da nefrete, acı ya da lezzete dair özel bir algıya ya da başka bir şeye daima rastlarım. Ben bir algı olmaksızın herhangi bir zamanda kendimi asla yakalayamam ve asla algıdan başka bir şeyi gözleyemem. ALGILARIN BEYİNDE OLUŞTUĞU FELSEFE DEĞİL, BİLİMSEL GERÇEKTİR Bunu, ister ateist olsun, ister budist olsun, ister başka bir görüşe ya da düşünceye sahip olsun, bilime inanan herkes kabul etmek zorundadır. Bir materyalist kendince Allah'ın varlığını inkar edebilir ama bu bilimsel gerçeği inkar edemez. Yaşadıkları devirlerin bilim anlayışı ve bilimsel imkanları yetersiz dahi olsa, Karl Marx, Friedrich Engels, Georges Politzer ve diğerlerinin bu kadar kolay ve açık bir gerçeği kavrayamamaları, yine de şaşırtıcıdır. Ama günümüzde bilimin ve teknolojinin imkanları son derece gelişmiştir ve bu imkanlar zaten çok açık olan bu gerçeğin kavranmasını daha da kolaylaştırmaktadır. Materyalistler ise, hem kısmen de olsa bu konuyu kavramanın, hem de bu konunun kendi felsefelerini ne kadar kesin bir biçimde çökerttiğini fark etmenin verdiği büyük bir korku içindedirler. MATERYALİSTLERİN BÜYÜK KORKUSU
Türkiye'deki materyalist çevrelerin yaşadıkları bu endişe ve paniği en açık biçimde ifade edenlerden birisi, materyalizmi savunmayı görev edinmiş bulunan Bilim ve Ütopya dergisinin yazarı ve aynı zamanda bir öğretim üyesi olan Rennan Pekünlü oldu. Pekünlü, gerek söz konusu dergide yazdığı yazılarda, gerekse söz aldığı birtakım panellerde, Evrim Aldatmacası kitabını bir numaralı "tehlike" olarak gösterdi. Pekünlü'yü en çok endişelendiren konu ise, kitabın Darwinizm'i geçersiz kılan bölümlerinin de ötesinde, asıl olarak şu anda okumakta olduğunuz ve Evrim Aldatmacası isimli kitapta da bulunan kısımdı. Okurlarına ve (oldukça az sayıdaki) dinleyenlerine "sakın kendinizi idealizmin bu telkinlerine kaptırmayın, materyalizme olan sadakatinizi koruyun" mesajları veren Pekünlü, kendisine dayanak olarak Rusya'daki kanlı komünist devriminin lideri Vladimir I. Lenin'i bulmuştu. Lenin'in bir asır önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm isimli kitabı okumayı herkese öğütleyen Pekünlü'nün yaptığı tek şey ise, yine Lenin'e ait olan "sakın bu konuyu düşünmeyin, yoksa materyalizmi kaybedersiniz ve kendinizi dine kaptırırsınız" şeklindeki cahilce uyarıları tekrarlamak oldu. Pekünlü, söz konusu materyalist yayın organında yazdığı bir makalede, Lenin'den şu satırları aktarıyordu: Duyularımızla algıladığımız nesnel gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm) ve öznelciliğe (subjektivizme) kayacağından, fideizme (dini inanca) karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak değil de, özel bir öğe olarak aldığında, diğer bir deyişle materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini fideizme kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur.53 Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark ettiği ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının kafalarından silmek istediği gerçeğin, günümüzün materyalistlerini de aynı biçimde tedirgin ettiğini göstermektedir. Ama Pekünlü ve diğer materyalistler Lenin'den daha da büyük bir tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçeğin bundan 100 yıl öncesine göre çok daha açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konduğunun farkındadırlar. Bu konu, tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karşı konulamaz bir biçimde anlatılmaktadır. Ama yine de birçok materyalist bilim adamının "maddenin aslıyla hiçbir zaman möuhatap olmadığımız" gerçeğini son derece yüzeysel bir bakış açısıyla değerlendirdiği fark edilmektedir. Çünkü burada anlatılan konu bir insanın hayatında karşılaşabileceği en önemli, en heyecan verici konulardan biridir. Bu derece çarpıcı bir konu ile daha önce yüz yüze gelmiş olmaları mümkün değildir. Buna rağmen söz konusu bilim adamlarının gösterdikleri tepkiler ya da konuşma ve yazılarındaki üslup, son derece yüzeysel bir kavrayışa sahip olduklarını ele vermektedir. Öyle ki bazı materyalistlerin burada anlatılanlara gösterdikleri tepkiler, materyalizme olan körü körüne bağlılıklarının onlarda bir tür mantıksal tahribat oluşturduğunu ve bu nedenle konuyu anlamaktan çok uzak olduklarını göstermiştir. Örneğin yine bir Bilim ve Ütopya yazarı ve öğretim üyesi olan Alaettin Şenel, aynı Rennan Pekünlü gibi "Darwinizm'in çökertilmesi bir yana, asıl tehlike bu konu" mesajları vermiş, kendi felsefesinin bir dayanağı olmadığını hissettiği için de, "öyleyse siz anlattıklarınızı ispatlayın" anlamına gelen isteklerde bulunmuştur. Ancak asıl ilginç nokta, söz konusu yazarın, tehlike olarak gördüğü gerçeği bir türlü kavrayamadığını gösteren satırlar yazmış olmasıdır. Örneğin Şenel, tamamen bu konuyu ele aldığı bir makalesinde, dış dünyanın beynin içinde görüntü olarak algılandığını kabul etmiştir. Ama, "beynimdeki görüntülerin dış dünyada karşılığı olup olmadığını bilmiyorum, ama aynı şey telefonla konuşma yaptığımda da geçerlidir; telefonla konuşurken karşımdaki kişiyi göremem, fakat sonradan yüz yüze konuşurken bu konuşmayı doğrulatabilirim" diye yazmıştır. Söz konusu yazar, bu benzetmeyle şunu kastetmektedir: "Eğer algılarımızdan kuşkulanırsak, maddenin aslına bakıp gerçeği kontrol edebiliriz." Oysa bu çok açık bir yanılgıdır, çünkü bizim maddenin aslına ulaşmamız kesinlikle mümkün değildir. Hiçbir zaman zihnimizin dışına çıkıp "dışarıda" ne olduğunu bilemeyiz. Telefondaki sesin karşılığı olup olmadığı telefondaki kişiye doğrulatılabilir. Ama bu doğrulatma da tamamen zihinde yaşanan bir doğrulatmadan ibarettir. Nitekim bu kişiler aynı olayları rüyalarında da yaşarlar. Örneğin, Şenel rüyasında da telefonla konuştuğunu, ardından bunu konuştuğu kişiye onaylattığını görebilir. Veya Pekünlü rüyasında da "büyük bir tehlike"yle karşı karşıya olduğunu hissedip, karşısındaki insanlara Lenin'in asırlık eserlerini tavsiye edebilir. Ama, söz konusu materyalistler ne yaparlarsa yapsınlar yaşadıkları olayların, konuştukları kişilerin aslıyla hiçbir zaman muhatap olmadıkları gerçeğini inkar edemezler. MATERYALİSTLER TARİHİN EN BÜYÜK TUZAĞINA DÜŞMÜŞLERDİR İnsanlık tarihi boyunca materyalist düşünce hep var oldu ve bu kişiler kendilerinden ve savundukları felsefeden çok emin bir şekilde, kendilerini yaratmış olan Allah'a cahilce baş kaldırdılar. Ortaya attıkları akıl ve bilim dışı senaryoya göre madde ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir Yaratıcısı olamazdı. (Allah'ı tenzih ederiz) Yalnızca kibirlerinden dolayı, Allah'ı reddederlerken var maddenin mutlak varlığı olduğu yalanının ardına sığındılar. Bu felsefeden öylesine eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun aksini ispatlayacak bir açıklama getirilemeyeceğini düşünüyorlardı. İşte bu yüzden, maddenin aslı ile ilgili olarak bu kitapta anlatılan gerçekler bu kişileri büyük bir şaşkınlığa düşürmüştür. Çünkü burada anlatılanlar felsefelerini temelden yıkıp atmış, üzerinde tartışmaya dahi imkan bırakmamıştır. Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini ve inkarlarını üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir çırpıda uçup gitmiştir. Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara tuzak kurmasıdır. Kuran'da "onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır" (Enfal Suresi, 30) ayetiyle bu gerçek bildirilir. İşte Allah, maddenin aslıyla muhatap olduklarını zannettirerek materyalistleri tuzağa düşürmüş ve tarihte benzeri görülmemiş şekilde küçültmüştür. Mallarının, mülklerinin, mevkilerinin, ünvanlarının, içinde bulundukları toplumun, tüm dünyanın ve aslında sadece kopyalarıyla muhatap oldukları herşeyin aslını bildiklerini sanmışlar, üstelik bunlara güvenerek cahilce Allah'a karşı büyüklenmişlerdir. Büyük bir akılsızlık örneği sergileyip böbürlenerek Allah'a isyan etmiş ve inkarda ileri gitmişlerdir. Bunları yaparken de güç aldıkları tek şey madde olmuştur. Ama öyle bir anlayış eksikliği içine düşmüşlerdir ki, Allah'ın kendilerini çepeçevre sarıp kuşattığını hiç düşünmemişlerdir. Allah inkarcıların anlayışsızlıkları sonucunda düşecekleri durumu Kuran'da şöyle haber vermiştir: Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır. (Tur Suresi, 42) Bir başka ayette ise bu gerçek şöyle bildirilir: (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. (Bakara Suresi, 9) İnkarcılar kendilerince tuzak kurmaya kalkışırlarken Allah'ın ayette bildirdiği "şuuruna varmazlar" ifadesiyle açıklandığı gibi, çok önemli bir gerçeği fark edememişlerdir: Yaşadıkları tüm olayların zihinlerinde muhatap oldukları kopya görüntüler olduğu ve işledikleri her fiil gibi, kurdukları tuzakların da zihinlerinde oluşan bir görüntüsüyle muhatap oldukları gerçeğini... Bu kavrayışsızlıkları sebebiyle de, Allah ile yalnız olduklarını unutarak kendi kendilerini hileli bir düzene düşürmüşlerdir. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de Allah inkarcıların tüm hileli düzenlerini temelinden yıkacak bir gerçekle onları yüz yüze getirmiştir. Allah "Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır" (Nisa Suresi, 76) ayetiyle, bu düzenlerin daha ilk kuruldukları anda sonuçlarının yıkım olacağını da haber vermiştir. Ve müminleri de "onların hileli düzenleri size hiçbir zarar veremez" (Al-i İmran Suresi, 120) ayetiyle müjdelemiştir. Allah bir başka ayetinde inkar edenlerin aldanışlarını şöyle bildirir: "onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur". (Nur Suresi, 39) Materyalizm felsefesi de bu ayette işaret edildiği gibi, isyan edenler için bir "serap" oluşturur; ona güvenerek ellerini uzattıklarında, herşeyin bir hayalden ibaret olduğunu anlarlar. Allah onları böyle bir serapla kandırmış, bütün bu algılar bütününü gerçeğiyle muhatap oluyorlarmış gibi göstermiştir. Profesörler, astronomlar, biyologlar, fizikçiler, ünvanları, mevkileri her ne olursa olsun maddeyi kendilerine akılsızca ilah edinmeleri (Allah'ı tenzih ederiz) sebebiyle bu oyuna gelmişler, birer çocuk gibi aldanmış ve küçük düşmüşlerdir. Beyinlerinde gördükleri kopya görüntülerin mutlak olduğunu sanarak onun üzerine felsefelerini, ideolojilerini kurmuşlar, hakkında ciddi tartışmalara girmişler, sözde "entelektüel" anlatımlar kullanmışlardır. Tüm bunlardan dolayı da kendilerini çok akıllı saymışlar, evrenin gerçeği hakkında fikir yürütebileceklerini düşünmüşler ve en önemlisi kendi sınırlı akıllarıyla Allah'ı hakkında zanlarda bulunmuşlardır. Allah, onların içine düştükleri bu durumu bir ayetinde şöyle bildirir: Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi 54) Materyalistler böyle bir tuzağa düşeceklerini hiç beklemiyorlardı. 20. yüzyılın bütün imkanları ellerindeyken rahatça inkarda diretebileceklerini ve insanları da inkara sürükleyebileceklerini sanıyorlardı. Allah inkarcıların tarih boyunca taşıdıkları bu zihniyeti ve uğradıkları sonu Kuran'da şöyle haber vermiştir: Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik. (Neml Suresi, 50-51) Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak materyalistler için olabilecek en dehşet verici olaydır. Çünkü bu, kendi tabirleri ile onlar için henüz dünyadayken, "ölmeden bir ölüm" hükmündedir. Allah, "Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak" (Müddessir Suresi, 11) ayetiyle, her insanın Allah'ın katında aslında yapayalnız olduğu gerçeğini haber vermiştir. Bu olağanüstü gerçek daha pek çok ayette bildirilmiştir: Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız... (Enam Suresi, 94) Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız, tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 95) SONUÇ Bu konuyu anlayan insan, dünyanın, insanların çoğunun sandığı gibi bir yer olmadığını farkeder. Dünya, caddelerde amaçsızca dolaşanların, meyhanelerde kavga edenlerin, lüks kafelerde birbirlerine gösteriş yapanların, mallarıyla övünenlerin, hayatlarını boş amaçlara adayanların sandığı gibi aslını bildiğimiz, mutlak bir yer değildir. Bizim dünyaya dair her türlü bilgimiz, beynimizde gördüğümüz kopya görüntülerden ibarettir. Saydığımız insanların hepsi de, bu kopya görüntüleri zihinlerinin içinde seyreden birer gölge varlıktır, ama bunun bilincinde değildirler. Bu konu çok önemlidir ve Allah'ı inkar eden materyalist felsefeyi en temelinden çökertir. Marx, Engels, Lenin gibi materyalistlerin bu konuyu duyduklarında paniğe kapılmaları, öfkelenmeleri, yandaşlarını "sakın düşünmeyin" diye uyarmaları bu yüzdendir. Aslında bu kişiler, algıların beyinde oluştuğu gerçeğini bile kavrayamayacak kadar büyük bir akli zaafiyet içindedirler. Beyinlerinin içinde seyrettikleri dünyayı "dış dünyanın aslı" sanmakta, bunun aksini gösteren apaçık delilleri ise bir türlü anlayamamaktadırlar. Bu gaflet, Allah'ın inkarcılara vermiş olduğu akıl eksikliğinin bir sonucudur. Çünkü Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, inkarcıların "Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır." (Araf Suresi, 179) İçinde yaşadığımız çağda, söz konusu gerçek, bilimin ortaya koyduğu kanıtlarla net olarak ispatlanır hale gelmiş bulunmaktadır. Evrenin aslıyla muhatap olmadığımız gerçeği, dünya tarihinde ilk kez bu denli somut, açık ve anlaşılır bir biçimde izah edilmektedir. Bu nedenle 21. yüzyıl, insanların yaygın olarak İlahi gerçekleri kavrayacakları ve tek mutlak varlık olan Allah'a dalga dalga yönelecekleri bir tarihsel dönüm noktası olacaktır. 21. yüzyılda, 19. yüzyılın materyalist sapkın inançları tarihin çöplüğüne atılacak, Allah'ın varlığı ve yaratışı kavranacak, mekansızlık, zamansızlık gibi gerçekler anlaşılacak, insanlık asırlardır gözünün önüne çekilen perdelerden, aldatmacalardan ve batıl inanışlardan kurtulacaktır. | ||||||||||||||||||||||||||
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)